30 Aralık 2009 Çarşamba

ODA

Birkaç damla yağmur düşer gözlerimden içeri
Ama ağlamam bayım, korkmayın, insan değilim ben.

Sesler duyarım yan komşunun camından akan,
Soğan sesi, dantel oya, çökmüş kanepe,

Korkarım bayım, insan kokar buralar bazen.

Saçlarını götürür rüzgar sevgili'nin,
O kıskanıp, dil sürmediğim diyarlara
Kokusunu alır gider bencil erkek müsveddesi

Aşık değilim bayım, aşağılık değilim ben.

Renkler akar kapı altındaki aralıktan,
Sarhoş eder bakanı, hayata karıştırır
Martı sesi, mavi deniz, kızıl gökyüzü

Korkarım bayım, Tanrı bakar içime bazen!

Kızlar geçer, neşeli-kıvrak, sakız kokulu..
Kahkahalarını getirir rüzgar balkonumdan,
Kapatırım kapısını, tülünü-panjurunu

Ama üzülmem bayım, korkmayın, insan değilim ben.




gül saba taka

11.08.09
vakit: sevgili uykusu

26 Aralık 2009 Cumartesi

çünkü

çünkü olmadı denedin
biliyorsun farkındasın
söylemekle olmayacığını da
bakışın yetmeyeceğini de
ellerin gitmeyeceğini de
gördün
gördüm
gördük

çünkü yalnızsın dibine kadar
sonunu bulamayınca
çıldıramayınca
patlayamayınca
taşınca
çoğalınca
gene yalnızsın

çünkü damlıyor, sızıyor
aklından ellerinden
gözlerin

gözlerinden

utanmıyorsun artık
boşvermişlik bulutuna konmuş
küçük kelebek

seni seviyorum
beni seviyorum

çünkü

sen
ben

ben
gene
ben



26.12.09
o1:38

ben.

20 Aralık 2009 Pazar

ALO

Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Tütün kokusu. Rutubet ve neme karışmış; keskin erkek kokusunu bastırıp üste çıkmayı başarmış, taa burun deliklerinden beynine, oradan da geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına yayılan “tütün kokusu”; korku… Özenle çakılmış raptiyelerle üzerinde yer yer şekiller oluşturulmuş, bordoya çalan kırmızı deri kaplamalar. Tüm duvarları sarıp dolanıyor. Büyük taşlı, pırıl pırıl, gökten yere, taaa halıya kadar inen melek misali gökkuşağı avize; salonun sultanı… Ahşap tavanlar, tahta kokusu...
Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Büyük ve eski, kocamış bir hanın “altı”, “beş” odacık ve iç “yüz”ü “elli” senelik “iki” haneye ayna tutmuş; kan almış, can satmış, “sıfır”ı tüketmiş koca “sekiz” sene; topu topu bir yazıhane.
Mekik dokuduğum sokaklardan, beni gökkuşağı avizeye taşıyan baba kokusu sinmiş rakamlara. Sonrasında bu rakamlar, parmaklardan dudaklara, dudaklardan geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına taşındılar. Taşınmak zorunda bırakıldılar çünkü ev sahibinin Almanya’dan oğlu gelmiş, evleniyormuş. Hayırlı olsun demek düştü dudaklara.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yemek kokusu. Mis gibi havuçlu mercimeğe karışan keskin turşu kokusu; acı... Bir solukta acının merdivenlerini tırmanıp içinde ölü renklere ev sahipliği yapan odacıklara ulaşmak. Küçük-orta-büyük ve yarımca; bunların arasında en seçkini “yarımca”. Hem yemek kokusunu hem de acı ve neşe esanslarını bir arada sunuyor. Yarım mutfak, yarım oda; amerikan mutfak… Hem öz güven, hem öz sitem. İçine girip kayarak ciğerlerine çörekleniveren bu kokuları çıkartmak ve barındırmak aynı illete sebebiyet veriyor.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yıllar, yıllar, yıllar.. yollar, yollar, yollar.. taşlar, başlar, yaşlar.. Kokular görevini tamamlayıp gitmiş, sürünüp kaçmış. Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. “altı” ıslak çocuk, “beş” kardeşle tanışıp “yüz”ü kızaralı beri “elli” sefer görmüş bu kabusu ve korkmuş. Çok. Hakkıyla işlemiş tüm haneye bu korku ve korktuğu başına gelivermiş. “dört” odalı evini terk eden “kırk” yaşındaki dul; saksıdaki “üç” çiçeği ölmesinler diye gölgeye koyup gitmiş.
Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. Gölge. Ocakta çay, masada güneş, yüzlerde gölge. “altı” odalı hanede yaşayan “beş” tane gölgeli “yüz”. Kadınların “kırk” yıllık gölgelerinden nasiplenen, beslenen, yapraksız “üç” sarı çiçek. Noksandan “doksan” çıkaran iki hamurlu silah ve onların “dokuz” mermisi. Her seneye tek atış. Her biri on ikiden. Yüz sekiz. Bir, sıfır, sekiz; eşittir dokuz.
Gölge. Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. İlk ve orta okul, belki biraz da lise. Telefon defterine bakmadan bir çırpıda söylenen numaralar. Sonra cep telefonları… Sadece iz bırakan numaralar odalardan tuşlanır; geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarından. Ve hat kesilir, yerini büyük bir kara delik alır; içine korkuyu, acıyı ve gölgeyi soğuran delik. Sonsuz delik.
Kurduğu mis “ko(r)kulu” “acı” biber turşularını “gölge” de bekletirdi annem. İyi de ederdi. “acı”sı yakar ama “ko(r)kusu” ile iştah açıp lezzetlenirdi ağızda. Gölge ise; altına uzandığımızda doyduğumuzu anladığımız tek çatı olurdu. “Ko(r)ku”dan ve “acı”dan uzak.
Şimdi ne burunda koku, ne dilde acı para ediyor. Sadece geçmişten gelip gözlere oturan gölge ışık tutuyor. Kalbe. Ve. Rakamlara.


saba

05.09.2008
23.17

19 Aralık 2009 Cumartesi

Romeo Dies

—Ah, dear Juliet,
Why art thou yet so fair? Shall I believe
That unsubstantial death is amorous,
And that the lean abhorrèd monster keeps
Thee here in dark to be his paramour?
For fear of that, I still will stay with thee,
And never from this palace of dim night
Depart again. Here, here will I remain
With worms that are thy chamber maids. Oh, here
Will I set up my everlasting rest,
And shake the yoke of inauspicious stars
From this world-wearied flesh. Eyes, look your last.
Arms, take your last embrace. And, lips, O you
The doors of breath, seal with a righteous kiss
A dateless bargain to engrossing death.
-
Come, bitter conduct, come, unsavoury guide.
Thou desperate pilot, now at once run on
The dashing rocks thy seasick, weary bark.
Here’s to my love!
-
O true apothecary,
Thy drugs are quick.
Thus with a kiss I die.

ROMEO dies

tamam

üst üste yığdım hepsini
kusursuz bir nizam
hiçbir fazlası yok
ya da eksiği

sadece ben'im
ortada eğreti

biliyorum,
vakit geldi
yo hayır gecikmedim
erken de değil
yanılıyorsun

sadece ben'im
bir türlü

bir türlü

olmuyor.

burası değil,

hayır.

i guess u could say

i've a call.

.



saba.

19-12-2009
02:19

.

9 Kasım 2009 Pazartesi

oda

Birkaç damla yağmur düşer gözlerimden içeri
Ama ağlamam bayım, korkmayın, insan değilim ben.

Sesler duyarım yan komşunun camından akan,
Soğan sesi, dantel oya, çökmüş kanepe,

Korkarım bayım, insan kokar buralar bazen.

Saçlarını götürür rüzgar sevgili'nin,
O kıskanıp, dil sürmediğim diyarlara
Kokusunu alır gider bencil erkek müsveddesi

Aşık değilim bayım, aşağılık değilim ben.

Renkler akar kapı altındaki aralıktan,
Sarhoş eder bakanı, hayata karıştırır
Martı sesi, mavi deniz, kızıl gökyüzü

Korkarım bayım, Tanrı bakar içime bazen!

Kızlar geçer, neşeli-kıvrak, sakız kokulu..
Kahkahalarını getirir rüzgar balkonumdan,
Kapatırım kapısını, tülünü-panjurunu

Ama üzülmem bayım, korkmayın, insan değilim ben.




gül saba taka

11.08.09
vakit: sevgili uykusu

18 Ekim 2009 Pazar

fik fik

Fikir fakiri,
Fakir fikiri,
Fakirken fikir,
Fikirken fakir,
Fakiri fikreylemiş,
Fikrimin fakiri,
fakire fikir,
fikire fakir,
fikifik, fakifiki,
fikidi fiiikkk

:(:

18.1o.o9
00:17 ulan!

17 Ağustos 2009 Pazartesi

kısa devre devinimler

güzel,

kara pelerini savurur ay ışığında,

gölgesi sesinin o ürkek tonuna karışır ve

gece,

sevişir teniyle usanmadan,

bırakmaz peşini güneş yakasına yapışana değin..


siktir et güneşi,

gözlerini değdir yüzüme

yakar kezzap misali

kodumun bakışları

püh anasını!!



saba.


17.08.09
01:40

5 Ağustos 2009 Çarşamba

oyun

birşeyler kopup toz halinde dökülüyorlar ellerimden, tutamıyorum..
içimden, öyle derinden kopuyorlarki acısı-sancısı tarifsiz

sarhoş gibi zil zurna, kontrol edemiyorum istem dışı akan hayatımı

içine daldığı bu küflü labirentin henüz farkına varmış koca bir sıçanım,
kendi kokusundan öğüren

evet ben

dolunayın kovaladığı
aydınlık labirentin eğlencesi
evsahibesi




_____________
04.08.09
22.11

gül saba taka

2 Ağustos 2009 Pazar

uyu

"uyu prenses, bir gün kendi kendini öpüp uyandırma vaktin gelir elbet.."

saba

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Zaman

Zaman yuvarlak, zaman kare,

Zaman siyah, zaman beyaz.

Hem ince, hem uzun;

Tik tak, tik tak..

Bedenimde, tenime yapışık,

Odamda duvara çakılı,

Masamda gözü üzerimde;

Kendi içinde kısır, dışında özgür,

Yok hiç sınır..

Zaman zavallı, zaman köle,

Küçük kare

Hapsolmuş içine,içime..

Tik tak, tik tak.

Tak.

.



Gül Saba Taka

16 Temmuz 2009 Perşembe

gökkuşağı

bir gökkuşağı yanar göğsünde,

sığmaz için içine..

nereye soksam bu başımı da saklansam dersin

deve kuşlarını kıskanıp

ya da saçmalayıp..

ama bilirsin

ne ilktir ne de son, bu alevler boğazına kadar dayanan..

artık gözlerin komutsuz akmaya, taşmaya başlar

bilirler

ne ilktir

ne de son

bu yangın!




16.07.09

22.57

aylardan kaLem

aylardan temmuz,

kalemim terlemiş,

buhar olup,

beni terk etmiş..

:(

26 Mayıs 2009 Salı

:X

I THOUGHT THAT YOU WERE WISE,


BUT

YOU WERE

OTHERWISE!

otherwise

They wanted me here
Just to show you my face
But when it comes to the crunch
I just hide in disgrace
You're calling me mad
But i know you're the same
Cause you got to be seen to be playing the game
Yes we got to be seen to be playing, the game

It ain't gonna hurt now
If you open up your eyes
You're making it worse now
Everytime you criticise
I'm under your curse now
But I call it compromise
I thought that you were wise
But you were otherwise

A specimen like you
I would love to obtain
I asked a tedious guy if he'll tell me your name
I'd love to impress you
With a back somersault
I want to take out your love
But it's locked in a vault
I wanna take up your love
But it's locked in a vault

It ain't gonna hurt now
If you open up your eyes
You're making it worse now
Everytime you criticise
I'm under your curse now
But I call it compromise
I thought that you were wise
But you were otherwise

When i open my mouth
I'm so brutally honest
And i can't expect that kind of love from you
When you open your mouth
your teeth are beautifully polished
And i can't extract the pain you're going through
No i can't explain
The pain you're going through

11 Mayıs 2009 Pazartesi

atlı karınca

dünya dönünce insanın başı dönmez

garip bir tezatlık ya, lakin,


sen gidince tüm dünya baş aşağı döner

bir ters bir yüz


..

saba

7 Mayıs 2009 Perşembe

ALO

Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Tütün kokusu. Rutubet ve neme karışmış; keskin erkek kokusunu bastırıp üste çıkmayı başarmış, taa burun deliklerinden beynine, oradan da geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına yayılan “tütün kokusu”; korku… Özenle çakılmış raptiyelerle üzerinde yer yer şekiller oluşturulmuş, bordoya çalan kırmızı deri kaplamalar. Tüm duvarları sarıp dolanıyor. Büyük taşlı, pırıl pırıl, gökten yere, taaa halıya kadar inen melek misali gökkuşağı avize; salonun sultanı… Ahşap tavanlar, tahta kokusu...
Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Büyük ve eski, kocamış bir hanın “altı”, “beş” odacık ve iç “yüz”ü “elli” senelik “iki” haneye ayna tutmuş; kan almış, can satmış, “sıfır”ı tüketmiş koca “sekiz” sene; topu topu bir yazıhane.
Mekik dokuduğum sokaklardan, beni gökkuşağı avizeye taşıyan baba kokusu sinmiş rakamlara. Sonrasında bu rakamlar, parmaklardan dudaklara, dudaklardan geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına taşındılar. Taşınmak zorunda bırakıldılar çünkü ev sahibinin Almanya’dan oğlu gelmiş, evleniyormuş. Hayırlı olsun demek düştü dudaklara.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yemek kokusu. Mis gibi havuçlu mercimeğe karışan keskin turşu kokusu; acı... Bir solukta acının merdivenlerini tırmanıp içinde ölü renklere ev sahipliği yapan odacıklara ulaşmak. Küçük-orta-büyük ve yarımca; bunların arasında en seçkini “yarımca”. Hem yemek kokusunu hem de acı ve neşe esanslarını bir arada sunuyor. Yarım mutfak, yarım oda; amerikan mutfak… Hem öz güven, hem öz sitem. İçine girip kayarak ciğerlerine çörekleniveren bu kokuları çıkartmak ve barındırmak aynı illete sebebiyet veriyor.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yıllar, yıllar, yıllar.. yollar, yollar, yollar.. taşlar, başlar, yaşlar.. Kokular görevini tamamlayıp gitmiş, sürünüp kaçmış. Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. “altı” ıslak çocuk, “beş” kardeşle tanışıp “yüz”ü kızaralı beri “elli” sefer görmüş bu kabusu ve korkmuş. Çok. Hakkıyla işlemiş tüm haneye bu korku ve korktuğu başına gelivermiş. “dört” odalı evini terk eden “kırk” yaşındaki dul; saksıdaki “üç” çiçeği ölmesinler diye gölgeye koyup gitmiş.
Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. Gölge. Ocakta çay, masada güneş, yüzlerde gölge. “altı” odalı hanede yaşayan “beş” tane gölgeli “yüz”. Kadınların “kırk” yıllık gölgelerinden nasiplenen, beslenen, yapraksız “üç” sarı çiçek. Noksandan “doksan” çıkaran iki hamurlu silah ve onların “dokuz” mermisi. Her seneye tek atış. Her biri on ikiden. Yüz sekiz. Bir, sıfır, sekiz; eşittir dokuz.
Gölge. Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. İlk ve orta okul, belki biraz da lise. Telefon defterine bakmadan bir çırpıda söylenen numaralar. Sonra cep telefonları… Sadece iz bırakan numaralar odalardan tuşlanır; geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarından. Ve hat kesilir, yerini büyük bir kara delik alır; içine korkuyu, acıyı ve gölgeyi soğuran delik. Sonsuz delik.
Kurduğu mis “ko(r)kulu” “acı” biber turşularını “gölge” de bekletirdi annem. İyi de ederdi. “acı”sı yakar ama “ko(r)kusu” ile iştah açıp lezzetlenirdi ağızda. Gölge ise; altına uzandığımızda doyduğumuzu anladığımız tek çatı olurdu. “Ko(r)ku”dan ve “acı”dan uzak.
Şimdi ne burunda koku, ne dilde acı para ediyor. Sadece geçmişten gelip gözlere oturan gölge ışık tutuyor. Kalbe. Ve. Rakamlara.

05.09.2008
23.17

5 Mayıs 2009 Salı

gece kraliçesi







Çok karanlık bir bahar sabahı,

kendisine hiç mi hiç yakışmayan bir gri giyinmiş gök,

inat etmiş bulutlar, kenetlenmiş güneşin önünde,

and içmiş damlalar, "düşmeyiz gayrı" diye,

ama çiçekler,

daha inatçı bulutlardan ve iyimser,

damlalardan,

her ne kadar ayrı düşselerde ışıktan,

bekleşmeye yeminli birer asker oluvermişler

küsmemiş arılara, sakınmamış özünden

vermiş, saçmış hep elinde avucunda ne varsa

ne kaldıysa

inatla ve sebatla..

kuruyup düşmüş yaprakları teker teker zamanla

birbirinden güç alacak takati kalmamış

hiç birinin

ve gece sinsice çökmüş

kuru gövdelerinin üzerine,

toprağa doğru sindirmiş her birini haince

önce biri, ardından diğeri

teker teker devrilmişler yere

gök ağlamış, salmış yaşlarını yere

ulaştırmış cesetlere,

geceye inat

buluta inat

sevişmiş damlalar ölü bedenlerle

hissiz, kıpırtısız

kokusuz ve soğuk

ama aşkla

doymuş son nefeslerinde çiçekler

suya ve aşka

sonra öyle bir koku saçılmış ki etrafa,

gök şaşmış, damlalar donmuş

ve çiçekler kendi kokularına hayran

bir bir tükenmiş,

yok olmuş.

.

geriye rüzgarın taşıyıp gezdirdiği

acı bir anı

yumuşak bir koku kalmış

sürünmüş geçmiş yüzlere

herkese..

3 Mayıs 2009 Pazar

papatya falı

Balkona çıkıp üst kattaki komşunun sarkıttığı nevresimleri kokluyorum. Mis gibi. Ama farklı. Her evin bir kokusu var, has. Bir tadı var, bir adı. Her evin bir tınısı var kendi içinde, bir yaşanmışlığı. Özel. Özendirir. Beni. Eriklerin saplarını kopartırken çıkan o “pıt” sesini, bir de komşunun nevresimlerini koklanmayı seviyorum. Sevgilimi seviyorum. Dünyayı sevmiyorum, sevmediğim bir gezegende yaşamak zorunda olduğum için (pek çok insan gibi..?..!..?..) mutsuzum. Ama içindeki bazı şeyleri seviyorum. Balıkları mesela, donuk gözlerini ve pullarını. Sevgilimle o balıkları yemeyi. Güneşi mesela, akşamüstü son kızıllığını saçıp bizi kandırırkenki halini. Bir de sürü halinde milyonlarca insanla aynı havayı teneffüs edip, aynı göğe bakmayı seviyorum. Kanımda var koyunluk, bazen koyunluğumla övünüyorum. Sevmek duygusundan pek haz etmem doğrusu. Aczi yeti çağrıştırıyor hep. Seni sevdiğim zamanlarda olduğu gibi. Sigara içmek gibi. Ona olan bağlılığımı sevmiyor, sinirliyken beni teskin etme kapasitesine hayran kalıyorum. Koyunluğumu mezbaha yolunda lanetliyor ama çimler üzerinde övüyorum. Bir gün komşunun nevresimlerini koklarken kaza süsü verip aşağıya atlama planlarım beni heyecanlandırıyor, seviyorum. Ama ayrı gayrı durma mülahazaları beni delirtip kaza süsüne meylettiriyor. Heyecanımı söndürüyor. Yastığa başımı koyup gece ölmelerine kaçmayı seviyorum. Beni başka âlemlere götüren rüyaları özlüyor, göremeyince uykularıma sövüyorum. İşkencesinden ürküp sabahlıyorum kimi zaman. Güneşin kör gözüne parmak doğup yüz buruşturmasını sevmiyor, gidişini özlüyorum. Kızılıyla. Etraftaki çitlerin yaklaştıkça dikenli olduklarını fark etmekten nefret ediyor, komşunun nevresimine tutunup üzerlerinden atlayasım geliyor. Sonra gene sen geliyorsun aklıma ve balıklar. Ev yapımı şarabın ağzımı mora boyamasını seviyor, burukluğu ile mest oluyorum. Ama aynı hevesle içip bitirdiğimde şişenin dibini görmekten nefret ediyorum. Güneşin batışından, sapların kopuşudan gayrı sonları sevmiyorum. Bitmişliğe, bitecekliğe, sonluğa ve yokluğa şahit olmaktansa, koyunları saymayı tercih ediyorum. Ve beni o alemlere götürmemeye and içmiş gecelere sövüyor, yarı ölü dalıyorum uykulara, sensiz.. ama, seni aklıma fırlatıp attığı için seviyorum, sensizliği.

25 Nisan 2009 Cumartesi

üzeyt

siyah üzüm
yuvarlanıp düştü eteğine
küçük kızın

kimse farkında değil

meraklı iki siyah zeytin
gözleriyle
süzdü ve irkildi
karalığı karşısında üzümün
kırmızı kurdeleli küçük kız

kimse farkında değil

ufak parmaklarını uzattı
dokundu siyah inciye
parlayan güneşte

kız gölgede
etek kızda
üzüm etekte

kimse fakında değilken yine;

yutuverdi siyah şeker topunu
bir solukta
kurdelesi rüzgarda uçuşan kız

buruştu tombul yanak
doldu inci gözler
aksırdı biraz
kaldı boğazında çekirdeği

ah zeytin ağacı!

kimse farkında değildi.


,



19.o5.o8
..

sen

bir yıldız geçiyor gözlerimden
kıpkırmızı, kor kırmızı, kan kırmızı
kırmızı.

tutasım geliyor,yakalayıp yutasım,
dilimde söndürüp,
yudum yudum kanasım

ışıltısını içimde saklayıp
onunla birlikte parlayasım
hiç sönmeden sonsuza uzanasım geliyor

işte böyle oluyor
sen bakınca içeri
benden içeri

,



25.o4.o9
00.17

24 Nisan 2009 Cuma

şövalye

Kapkaranlık etraf,
sokak lambası öylesine sönük ve tiz ki
etrafında uçuşan sinekler birbirine giriyor adeta

Çok soğuk hava,
yağmur öylesine şiddetli ve hızlı ki
başımı delecek sanıyorum her bir damla

ve bir araba,

gürültüsü ile bozuyor sokağın şiddetli huzurunu

ve saçıyor üstüme, su, çamur, sinek
ne varsa etrafta geçerken yanımdan

çok soğuk hava,
dudaklarım çatlıyor damlaların yardımına rağmen
ve daha da üşüyorum ıssızlığımda
arabanın katmerli dalaşıyla
bir başıma

sıcak bir ışık süzülüyor
yanından geçtiğim küçük pencereden,

çok sıcak

öyle ki
kaçasım geliyor bu kadar samimiyetten
mutluluktan
ışıktan

ürküyorum
kendi gölgemin ıssızlığından

ve atıyorum kendimi bir sonraki arabanın altına,
kurtulmanın sevinci ile bu kara şovalyeden

gülüyorum ışığına farların
aldatmacasına ve sahteliğine
kuşandığı kandırmaca sarının
boy ölçüşmesine pencere ile

gülüyor ve
ölüyorum







24.o4.09
23:45

23 Nisan 2009 Perşembe

SALINCAK

Bir zamanlar çok zengin ve itibarlı bir ülke varmış. Bu ülkede kültür-sanat, mimari oldukça gelişmiş ve halkı bilginlerle doluymuş. Hal böyleyken, ülkenin kadınları okumaktan ve araştırmaktan evlenmez, çocuk yapmaz olmuş. Gel zaman git zaman bu ülkedeki çocuk sayısı yok denecek kadar aza inmiş ve ülke eski itibarını yitirmiş. Ülkenin ileri gelen bilginleri bir araya gelip Tanrı’ya yakarmış, dualar etmişler. Ama bu durum bir türlü değişmemiş ve aksine ceza olarak ülke toprakları depremlerle çokça sarsılmış, insanları hep tarumar olmuş. Binalar, eşyalar; her şey birbirine girmiş. Ne zaman insanlar işlerini yoluna koysa, hemen ardından bir deprem daha vururmuş ve tüm emekler boşa gidermiş. Sonunda bilgin dervişlerden biri istiareye yatmış ve rüyasında bembeyaz giyinmiş çocukları yemyeşil ovalara kurulmuş salıncaklarda sallanırlarken görmüş. Gidip bu rüyasını diğer bilginlerle paylaşmış ve bir karara varmışlar. Kararın ertesi günü ülkenin dört bir yanına binalar kadar yüksek salıncaklar kurulmuş ve bu salıncaklara civardaki kadınlar tayin edilmiş. Sıra ile günde altı kadın dörder saatten durmaksızın sallanmışlar. Böylece bu dev salıncaklar günün her saati sallanarak gelmek üzere olan depremleri sarsıntı dalgaları ile geri yollamışlar. Salıncak tepesinde nöbetleşe sallanan kadınlar ise baş dönmesi ve mide bulantısından dolayı kitap okuyamaz olmuşlar. Günler sonra bilgin kadın sayısı yok denecek kadar aza düşmüş ve kadınlar evleri ile ilgilenip çocuk yapmaya başlamışlar. Dört bir yanda çocuk sesleri işitilmeye başlanmış ve ülke eski itibarına kavuşup şenlenmiş. O gün bu gündür bu olayı anmak ve kadınları çocuk doğurmaya teşvik etmek için her park ve bahçeye salıncaklar kurulurmuş.

(08.02.09)

...

19 Nisan 2009 Pazar

Kuyu

Arsız kahkahaları sızıyor duvarlarımdan,
Komşunun,
Ve bozuyor huzurlu sessizliğimi,
Hatırlatıyor bir kez daha,
Vuruyor yüzüme
yalnızlığımı..

Artık anladım,
Direnmiyorum. Tanrı’nın kastı var bana,
Ya toprağında gezdim,
Ya da meyvesini yedim
Bilemiyorum o kadarını,
Ama anladım.
Gidiyorum bu diyardan,
Hevesim yok büyük laflar etmeye
Kapıları çarpmaya, ya da
Son bir bakış atmaya ardıma,


Heves öleli yıl,


ben doğalı gün olmamış henüz,




Çekip gidiyorum,
Kimsem de yok ya, neyse.
Gitmeleri gördüm bunca zamandır,
En iyi onu yaparım bi ihtimal,
Bilemiyorum o kadarını,
Ama gidiyorum.
Kapılar örtülmüş, masalar toplanmış
Bir sandalyeleri kalmış devrilmedik
Baş aşağıya,


Bir de ben,


Baş aşağıya..


Ya bu beni nereye bıraksam giderken?
Tanıdık biri, eş dost alır mı acep,
Yoklasam konu komşuyu
Çıkar mı bir taliplisi,
Temizdir, saf,
biraz da eli iş tutar hani
Kör değil, topal hiç değil,
Amma akıldan kusurlu,
Para vermeyin eline, sayması yoktur,


E be gülüm! Seni kimler saklasın.


Girip bir kör kuyuya yatasın,



Benden bu kadar.

Artık yalnızsın,

Sen de.




18.04.09
22:57

7 Nisan 2009 Salı

HM

"Hangi niyetlerin uygun olduğu konusundaki yaygın sözlere karşı anlayışın anlayışına sahip olan kimse için..."

Hallac-ı Mansur

ومالت عليَّ

أَنا يوسفٌ يا أَبييا أَبي، إخوتي لا يحبُّوننيلا يريدونني بينهم يا أَبييَعتدُون عليَّ ويرمُونني بالحصى والكلامِيرِيدونني أَن أَموت لكي يمدحُونيوهم أَوصدُوا باب بيتك دونيوهم طردوني من الحقلِهم سمَّمُوا عنبي يا أَبيوهم حطَّمُوا لُعبي يا أَبيحين مرَّ النَّسيمُ ولاعب شعرِيغاروا وثارُوا عليَّ وثاروا عليكفماذا صنعتُ لهم يا أَبي?الفراشات حطَّتْ على كتفيَّ
ومالت عليَّ السَّنابلُوالطَّيْرُ حطَّتْ على راحتيَّفماذا فعَلْتُ أَنا يا أَبيولماذا أَن
أَنتَ سمَّيتني يُوسُفًا،وهُمُو أَوقعُونيَ في الجُبِّ، واتَّهموا الذِّئب;والذِّئبُ أَرحمُ من إخوتي..أبتي! هل جنَيْتُ على أَحد عندما قُلْتُ إنِّي:رأَيتُ أَحدَ عشرَ كوكبًا، والشَّمس والقمرَ، رأيتُهُم لي ساجدين؟

5 Nisan 2009 Pazar

..

"Samimi olmayı vaad edebilirim; tarafsız olmayı asla."


Goethe

29 Mart 2009 Pazar

oda

Küçük bir mum yandı, yumuşacık,

Sen sustun.

Işığı yüzüne vurdu, sapsarı ve sıcak,

Ben güldüm.

Issız bir rüzgar doldu odaya, sessiz,

Sen üşüdün.

Söndürdü ışığını mumun, yüzün söndü

ve ben ağladım.

25 Şubat 2009 Çarşamba

zmn

Bir dikişte içerken zaman kıymetlini,

Akıntıda debelenme boşa,

At küreklerini..

sa.

14 Şubat 2009 Cumartesi

sızı

kısır kaldı kelimeler kaçtılar içeriye. saçmalamak son kapıydı çalınmadık kalan ve o da açıldı kocaman şimdi. olsun, zaten başka bir kapının da açılacağı yoktu bu nasırlaşmış yüze. sesler duyup diyar diyar gezinmeyi huy edinmiş bir fukara, ziyafet çekmeli adım attığı bu pek tanıdık odaya. misafirleri iki sıçanla bir tahtakurusu. mutlu küçük ve yeni yuvasında, olsun. yazsın şimdi o çocukluğundan kalma masalları duvarlara. çığırtsın tüm türküleri diline dolanan ve mutlu sona ersin son nefesleri bu odada. ne mutlu!

Puzzle?

Click to Mix and Solve">

FikirHane







Siyah&Beyaz:
Neden beyaz üzerinde siyah kaybolur. Kendisi değildir, hiç olmamıştır beyazın üzerine düştüğünde. Zayıf kalıverir güçlü sandığı tonuna rağmen, silik. Ama gel hele sen siyah üzerine beyaza da gör bayramını, çümbüşünü bu ikilinin; özellikle de siyahın. Onun borusu öter, hüküm sürer; vakarlı ve asil. Kapıp götürür karanlığına alıp, içine çekip.. Gözlerini alıştırır evvela, sonra beynini.. Sonra sarar aklını-fikrini ve nihayetinde de bedenini.. yazık.

O3.o4.o8
O1.o9

Rüzgar:
Adem & Havva’dan bu yana yaşamış, gülmüş, sevmiş, sevilmemiş, düşmüş, kalkamamış; hatta kaldırmamış ya da her daim ayakta olmayı başarmış, başaramamış, kanlı canlı iken toprağın ağlarına takılıp kemik tozuna dönüşen insanların ruhları; bedenden sıyrıldıktan sonra havaya yükselip süzülmeye başlamış. Daha sonra, doğanlar ve ölenler çoğaldıkça bu havada süzülen kütle genişlemiş ve canlıların ellerini, yüzlerini, saçlarını okşayan; kızdı mıydı havaya uçuran, hatta ve hatta bir araya gelip evlerini tarumar eden “rüzgar” olmuşlar..
Fırtına:
Bu ruh topluluğunun; yaşayanları kıskandıklarında, Yaradan’a isyan ettiklerinde hızlarını alamayıp yeryüzünde bozgunculuk yapma hali..

Bulut:
1. Kısaca bakınız “çiş”.
2. Kanalizasyon denize döküldüğüne, o engin sulara karışıp zamanla buharlaşır, lakin bu buharlaşma esnasında deniz suyunu insan dışkısından ayırt eden bir renk oluşur havada. Deniz suyu şeffaf iken, geri kalan kısmısı (bkz madde 1.) kendini hal değiştirerek gizleme çabasına girip ıkındığında “puf” diye beyaz hale gelip gökyüzüne takılır. Baktı ki gözden kaybolmak imkansız; tepede, şirin bir eda ile hiçbir şey olmamış, sanki insanoğlu ile hiç tanışmamış havasında gezinir durur. Ta ki, bu tavra kızan Yaradan, onu ceza olarak suya dönüştürüp; özüne, insanoğluna gerisin geri dökene değin..

19.o6.2oo8
13.35

FaRe






FaRe




Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir samanlık faresi yaşarmış. Bir gün gelmiş, bu samanlık faresi artık karanık delikler ve saman çöpleri içinde yaşamaktan sıkılmış. Çıkıp insanlar gibigüneşli havalarda dolaşmak, çimlerde taklalar atmak, denizlerde yüzmek istemiş. Çok şeyler istemiş, boyunu aşan ve hiç mi hiç nasibi olmayan şeyler istemiş. Yalnızmış, ne konuşacak kimsesi, ne de akıl verecek büyüğü varmış. Bu bizim tez kanlı, deli canlı fare sonunda dayanamayıp kendini samanlıktan dışarı atmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere depe düz gitmiş ve karşısına çıkan bir at arabasının arkasına atlamış. Yol boyunca hep hayeller kurmuş. Gideceği uçsuz bucaksız çimlikleri, mis kokulu deniz kenarlarını düşlemiş. Ancak bu yolculuk biraz meşakkatli imiş. Çokça kayalıklarda zıplamış, yağmurlarda ıslanmış ama hayalleri onu ısıtıp, hevesini canlı tutmaya yetmiş. Ta ki..
Ta ki, farenin hayellerini taşıyamayan at arabası devrilene kadar.At bir yana, araba da bir yana savrulmuş.Tahta tekerleğin altında karnı ezilip patlayan farecik ise, kendi kanında boğulup ölmüş. Taşıyıp durduğu hayalleri ise havaya savrulup, yaşayan diğer canlıların üzerine savrulup dağılmış..


12.01.09


23.34