26 Mayıs 2009 Salı

:X

I THOUGHT THAT YOU WERE WISE,


BUT

YOU WERE

OTHERWISE!

otherwise

They wanted me here
Just to show you my face
But when it comes to the crunch
I just hide in disgrace
You're calling me mad
But i know you're the same
Cause you got to be seen to be playing the game
Yes we got to be seen to be playing, the game

It ain't gonna hurt now
If you open up your eyes
You're making it worse now
Everytime you criticise
I'm under your curse now
But I call it compromise
I thought that you were wise
But you were otherwise

A specimen like you
I would love to obtain
I asked a tedious guy if he'll tell me your name
I'd love to impress you
With a back somersault
I want to take out your love
But it's locked in a vault
I wanna take up your love
But it's locked in a vault

It ain't gonna hurt now
If you open up your eyes
You're making it worse now
Everytime you criticise
I'm under your curse now
But I call it compromise
I thought that you were wise
But you were otherwise

When i open my mouth
I'm so brutally honest
And i can't expect that kind of love from you
When you open your mouth
your teeth are beautifully polished
And i can't extract the pain you're going through
No i can't explain
The pain you're going through

11 Mayıs 2009 Pazartesi

atlı karınca

dünya dönünce insanın başı dönmez

garip bir tezatlık ya, lakin,


sen gidince tüm dünya baş aşağı döner

bir ters bir yüz


..

saba

7 Mayıs 2009 Perşembe

ALO

Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Tütün kokusu. Rutubet ve neme karışmış; keskin erkek kokusunu bastırıp üste çıkmayı başarmış, taa burun deliklerinden beynine, oradan da geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına yayılan “tütün kokusu”; korku… Özenle çakılmış raptiyelerle üzerinde yer yer şekiller oluşturulmuş, bordoya çalan kırmızı deri kaplamalar. Tüm duvarları sarıp dolanıyor. Büyük taşlı, pırıl pırıl, gökten yere, taaa halıya kadar inen melek misali gökkuşağı avize; salonun sultanı… Ahşap tavanlar, tahta kokusu...
Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Büyük ve eski, kocamış bir hanın “altı”, “beş” odacık ve iç “yüz”ü “elli” senelik “iki” haneye ayna tutmuş; kan almış, can satmış, “sıfır”ı tüketmiş koca “sekiz” sene; topu topu bir yazıhane.
Mekik dokuduğum sokaklardan, beni gökkuşağı avizeye taşıyan baba kokusu sinmiş rakamlara. Sonrasında bu rakamlar, parmaklardan dudaklara, dudaklardan geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına taşındılar. Taşınmak zorunda bırakıldılar çünkü ev sahibinin Almanya’dan oğlu gelmiş, evleniyormuş. Hayırlı olsun demek düştü dudaklara.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yemek kokusu. Mis gibi havuçlu mercimeğe karışan keskin turşu kokusu; acı... Bir solukta acının merdivenlerini tırmanıp içinde ölü renklere ev sahipliği yapan odacıklara ulaşmak. Küçük-orta-büyük ve yarımca; bunların arasında en seçkini “yarımca”. Hem yemek kokusunu hem de acı ve neşe esanslarını bir arada sunuyor. Yarım mutfak, yarım oda; amerikan mutfak… Hem öz güven, hem öz sitem. İçine girip kayarak ciğerlerine çörekleniveren bu kokuları çıkartmak ve barındırmak aynı illete sebebiyet veriyor.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yıllar, yıllar, yıllar.. yollar, yollar, yollar.. taşlar, başlar, yaşlar.. Kokular görevini tamamlayıp gitmiş, sürünüp kaçmış. Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. “altı” ıslak çocuk, “beş” kardeşle tanışıp “yüz”ü kızaralı beri “elli” sefer görmüş bu kabusu ve korkmuş. Çok. Hakkıyla işlemiş tüm haneye bu korku ve korktuğu başına gelivermiş. “dört” odalı evini terk eden “kırk” yaşındaki dul; saksıdaki “üç” çiçeği ölmesinler diye gölgeye koyup gitmiş.
Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. Gölge. Ocakta çay, masada güneş, yüzlerde gölge. “altı” odalı hanede yaşayan “beş” tane gölgeli “yüz”. Kadınların “kırk” yıllık gölgelerinden nasiplenen, beslenen, yapraksız “üç” sarı çiçek. Noksandan “doksan” çıkaran iki hamurlu silah ve onların “dokuz” mermisi. Her seneye tek atış. Her biri on ikiden. Yüz sekiz. Bir, sıfır, sekiz; eşittir dokuz.
Gölge. Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. İlk ve orta okul, belki biraz da lise. Telefon defterine bakmadan bir çırpıda söylenen numaralar. Sonra cep telefonları… Sadece iz bırakan numaralar odalardan tuşlanır; geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarından. Ve hat kesilir, yerini büyük bir kara delik alır; içine korkuyu, acıyı ve gölgeyi soğuran delik. Sonsuz delik.
Kurduğu mis “ko(r)kulu” “acı” biber turşularını “gölge” de bekletirdi annem. İyi de ederdi. “acı”sı yakar ama “ko(r)kusu” ile iştah açıp lezzetlenirdi ağızda. Gölge ise; altına uzandığımızda doyduğumuzu anladığımız tek çatı olurdu. “Ko(r)ku”dan ve “acı”dan uzak.
Şimdi ne burunda koku, ne dilde acı para ediyor. Sadece geçmişten gelip gözlere oturan gölge ışık tutuyor. Kalbe. Ve. Rakamlara.

05.09.2008
23.17

5 Mayıs 2009 Salı

gece kraliçesi







Çok karanlık bir bahar sabahı,

kendisine hiç mi hiç yakışmayan bir gri giyinmiş gök,

inat etmiş bulutlar, kenetlenmiş güneşin önünde,

and içmiş damlalar, "düşmeyiz gayrı" diye,

ama çiçekler,

daha inatçı bulutlardan ve iyimser,

damlalardan,

her ne kadar ayrı düşselerde ışıktan,

bekleşmeye yeminli birer asker oluvermişler

küsmemiş arılara, sakınmamış özünden

vermiş, saçmış hep elinde avucunda ne varsa

ne kaldıysa

inatla ve sebatla..

kuruyup düşmüş yaprakları teker teker zamanla

birbirinden güç alacak takati kalmamış

hiç birinin

ve gece sinsice çökmüş

kuru gövdelerinin üzerine,

toprağa doğru sindirmiş her birini haince

önce biri, ardından diğeri

teker teker devrilmişler yere

gök ağlamış, salmış yaşlarını yere

ulaştırmış cesetlere,

geceye inat

buluta inat

sevişmiş damlalar ölü bedenlerle

hissiz, kıpırtısız

kokusuz ve soğuk

ama aşkla

doymuş son nefeslerinde çiçekler

suya ve aşka

sonra öyle bir koku saçılmış ki etrafa,

gök şaşmış, damlalar donmuş

ve çiçekler kendi kokularına hayran

bir bir tükenmiş,

yok olmuş.

.

geriye rüzgarın taşıyıp gezdirdiği

acı bir anı

yumuşak bir koku kalmış

sürünmüş geçmiş yüzlere

herkese..

3 Mayıs 2009 Pazar

papatya falı

Balkona çıkıp üst kattaki komşunun sarkıttığı nevresimleri kokluyorum. Mis gibi. Ama farklı. Her evin bir kokusu var, has. Bir tadı var, bir adı. Her evin bir tınısı var kendi içinde, bir yaşanmışlığı. Özel. Özendirir. Beni. Eriklerin saplarını kopartırken çıkan o “pıt” sesini, bir de komşunun nevresimlerini koklanmayı seviyorum. Sevgilimi seviyorum. Dünyayı sevmiyorum, sevmediğim bir gezegende yaşamak zorunda olduğum için (pek çok insan gibi..?..!..?..) mutsuzum. Ama içindeki bazı şeyleri seviyorum. Balıkları mesela, donuk gözlerini ve pullarını. Sevgilimle o balıkları yemeyi. Güneşi mesela, akşamüstü son kızıllığını saçıp bizi kandırırkenki halini. Bir de sürü halinde milyonlarca insanla aynı havayı teneffüs edip, aynı göğe bakmayı seviyorum. Kanımda var koyunluk, bazen koyunluğumla övünüyorum. Sevmek duygusundan pek haz etmem doğrusu. Aczi yeti çağrıştırıyor hep. Seni sevdiğim zamanlarda olduğu gibi. Sigara içmek gibi. Ona olan bağlılığımı sevmiyor, sinirliyken beni teskin etme kapasitesine hayran kalıyorum. Koyunluğumu mezbaha yolunda lanetliyor ama çimler üzerinde övüyorum. Bir gün komşunun nevresimlerini koklarken kaza süsü verip aşağıya atlama planlarım beni heyecanlandırıyor, seviyorum. Ama ayrı gayrı durma mülahazaları beni delirtip kaza süsüne meylettiriyor. Heyecanımı söndürüyor. Yastığa başımı koyup gece ölmelerine kaçmayı seviyorum. Beni başka âlemlere götüren rüyaları özlüyor, göremeyince uykularıma sövüyorum. İşkencesinden ürküp sabahlıyorum kimi zaman. Güneşin kör gözüne parmak doğup yüz buruşturmasını sevmiyor, gidişini özlüyorum. Kızılıyla. Etraftaki çitlerin yaklaştıkça dikenli olduklarını fark etmekten nefret ediyor, komşunun nevresimine tutunup üzerlerinden atlayasım geliyor. Sonra gene sen geliyorsun aklıma ve balıklar. Ev yapımı şarabın ağzımı mora boyamasını seviyor, burukluğu ile mest oluyorum. Ama aynı hevesle içip bitirdiğimde şişenin dibini görmekten nefret ediyorum. Güneşin batışından, sapların kopuşudan gayrı sonları sevmiyorum. Bitmişliğe, bitecekliğe, sonluğa ve yokluğa şahit olmaktansa, koyunları saymayı tercih ediyorum. Ve beni o alemlere götürmemeye and içmiş gecelere sövüyor, yarı ölü dalıyorum uykulara, sensiz.. ama, seni aklıma fırlatıp attığı için seviyorum, sensizliği.