30 Aralık 2009 Çarşamba

ODA

Birkaç damla yağmur düşer gözlerimden içeri
Ama ağlamam bayım, korkmayın, insan değilim ben.

Sesler duyarım yan komşunun camından akan,
Soğan sesi, dantel oya, çökmüş kanepe,

Korkarım bayım, insan kokar buralar bazen.

Saçlarını götürür rüzgar sevgili'nin,
O kıskanıp, dil sürmediğim diyarlara
Kokusunu alır gider bencil erkek müsveddesi

Aşık değilim bayım, aşağılık değilim ben.

Renkler akar kapı altındaki aralıktan,
Sarhoş eder bakanı, hayata karıştırır
Martı sesi, mavi deniz, kızıl gökyüzü

Korkarım bayım, Tanrı bakar içime bazen!

Kızlar geçer, neşeli-kıvrak, sakız kokulu..
Kahkahalarını getirir rüzgar balkonumdan,
Kapatırım kapısını, tülünü-panjurunu

Ama üzülmem bayım, korkmayın, insan değilim ben.




gül saba taka

11.08.09
vakit: sevgili uykusu

26 Aralık 2009 Cumartesi

çünkü

çünkü olmadı denedin
biliyorsun farkındasın
söylemekle olmayacığını da
bakışın yetmeyeceğini de
ellerin gitmeyeceğini de
gördün
gördüm
gördük

çünkü yalnızsın dibine kadar
sonunu bulamayınca
çıldıramayınca
patlayamayınca
taşınca
çoğalınca
gene yalnızsın

çünkü damlıyor, sızıyor
aklından ellerinden
gözlerin

gözlerinden

utanmıyorsun artık
boşvermişlik bulutuna konmuş
küçük kelebek

seni seviyorum
beni seviyorum

çünkü

sen
ben

ben
gene
ben



26.12.09
o1:38

ben.

20 Aralık 2009 Pazar

ALO

Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Tütün kokusu. Rutubet ve neme karışmış; keskin erkek kokusunu bastırıp üste çıkmayı başarmış, taa burun deliklerinden beynine, oradan da geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına yayılan “tütün kokusu”; korku… Özenle çakılmış raptiyelerle üzerinde yer yer şekiller oluşturulmuş, bordoya çalan kırmızı deri kaplamalar. Tüm duvarları sarıp dolanıyor. Büyük taşlı, pırıl pırıl, gökten yere, taaa halıya kadar inen melek misali gökkuşağı avize; salonun sultanı… Ahşap tavanlar, tahta kokusu...
Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Büyük ve eski, kocamış bir hanın “altı”, “beş” odacık ve iç “yüz”ü “elli” senelik “iki” haneye ayna tutmuş; kan almış, can satmış, “sıfır”ı tüketmiş koca “sekiz” sene; topu topu bir yazıhane.
Mekik dokuduğum sokaklardan, beni gökkuşağı avizeye taşıyan baba kokusu sinmiş rakamlara. Sonrasında bu rakamlar, parmaklardan dudaklara, dudaklardan geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına taşındılar. Taşınmak zorunda bırakıldılar çünkü ev sahibinin Almanya’dan oğlu gelmiş, evleniyormuş. Hayırlı olsun demek düştü dudaklara.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yemek kokusu. Mis gibi havuçlu mercimeğe karışan keskin turşu kokusu; acı... Bir solukta acının merdivenlerini tırmanıp içinde ölü renklere ev sahipliği yapan odacıklara ulaşmak. Küçük-orta-büyük ve yarımca; bunların arasında en seçkini “yarımca”. Hem yemek kokusunu hem de acı ve neşe esanslarını bir arada sunuyor. Yarım mutfak, yarım oda; amerikan mutfak… Hem öz güven, hem öz sitem. İçine girip kayarak ciğerlerine çörekleniveren bu kokuları çıkartmak ve barındırmak aynı illete sebebiyet veriyor.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yıllar, yıllar, yıllar.. yollar, yollar, yollar.. taşlar, başlar, yaşlar.. Kokular görevini tamamlayıp gitmiş, sürünüp kaçmış. Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. “altı” ıslak çocuk, “beş” kardeşle tanışıp “yüz”ü kızaralı beri “elli” sefer görmüş bu kabusu ve korkmuş. Çok. Hakkıyla işlemiş tüm haneye bu korku ve korktuğu başına gelivermiş. “dört” odalı evini terk eden “kırk” yaşındaki dul; saksıdaki “üç” çiçeği ölmesinler diye gölgeye koyup gitmiş.
Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. Gölge. Ocakta çay, masada güneş, yüzlerde gölge. “altı” odalı hanede yaşayan “beş” tane gölgeli “yüz”. Kadınların “kırk” yıllık gölgelerinden nasiplenen, beslenen, yapraksız “üç” sarı çiçek. Noksandan “doksan” çıkaran iki hamurlu silah ve onların “dokuz” mermisi. Her seneye tek atış. Her biri on ikiden. Yüz sekiz. Bir, sıfır, sekiz; eşittir dokuz.
Gölge. Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. İlk ve orta okul, belki biraz da lise. Telefon defterine bakmadan bir çırpıda söylenen numaralar. Sonra cep telefonları… Sadece iz bırakan numaralar odalardan tuşlanır; geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarından. Ve hat kesilir, yerini büyük bir kara delik alır; içine korkuyu, acıyı ve gölgeyi soğuran delik. Sonsuz delik.
Kurduğu mis “ko(r)kulu” “acı” biber turşularını “gölge” de bekletirdi annem. İyi de ederdi. “acı”sı yakar ama “ko(r)kusu” ile iştah açıp lezzetlenirdi ağızda. Gölge ise; altına uzandığımızda doyduğumuzu anladığımız tek çatı olurdu. “Ko(r)ku”dan ve “acı”dan uzak.
Şimdi ne burunda koku, ne dilde acı para ediyor. Sadece geçmişten gelip gözlere oturan gölge ışık tutuyor. Kalbe. Ve. Rakamlara.


saba

05.09.2008
23.17

19 Aralık 2009 Cumartesi

Romeo Dies

—Ah, dear Juliet,
Why art thou yet so fair? Shall I believe
That unsubstantial death is amorous,
And that the lean abhorrèd monster keeps
Thee here in dark to be his paramour?
For fear of that, I still will stay with thee,
And never from this palace of dim night
Depart again. Here, here will I remain
With worms that are thy chamber maids. Oh, here
Will I set up my everlasting rest,
And shake the yoke of inauspicious stars
From this world-wearied flesh. Eyes, look your last.
Arms, take your last embrace. And, lips, O you
The doors of breath, seal with a righteous kiss
A dateless bargain to engrossing death.
-
Come, bitter conduct, come, unsavoury guide.
Thou desperate pilot, now at once run on
The dashing rocks thy seasick, weary bark.
Here’s to my love!
-
O true apothecary,
Thy drugs are quick.
Thus with a kiss I die.

ROMEO dies

tamam

üst üste yığdım hepsini
kusursuz bir nizam
hiçbir fazlası yok
ya da eksiği

sadece ben'im
ortada eğreti

biliyorum,
vakit geldi
yo hayır gecikmedim
erken de değil
yanılıyorsun

sadece ben'im
bir türlü

bir türlü

olmuyor.

burası değil,

hayır.

i guess u could say

i've a call.

.



saba.

19-12-2009
02:19

.