20 Aralık 2009 Pazar

ALO

Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Tütün kokusu. Rutubet ve neme karışmış; keskin erkek kokusunu bastırıp üste çıkmayı başarmış, taa burun deliklerinden beynine, oradan da geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına yayılan “tütün kokusu”; korku… Özenle çakılmış raptiyelerle üzerinde yer yer şekiller oluşturulmuş, bordoya çalan kırmızı deri kaplamalar. Tüm duvarları sarıp dolanıyor. Büyük taşlı, pırıl pırıl, gökten yere, taaa halıya kadar inen melek misali gökkuşağı avize; salonun sultanı… Ahşap tavanlar, tahta kokusu...
Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Büyük ve eski, kocamış bir hanın “altı”, “beş” odacık ve iç “yüz”ü “elli” senelik “iki” haneye ayna tutmuş; kan almış, can satmış, “sıfır”ı tüketmiş koca “sekiz” sene; topu topu bir yazıhane.
Mekik dokuduğum sokaklardan, beni gökkuşağı avizeye taşıyan baba kokusu sinmiş rakamlara. Sonrasında bu rakamlar, parmaklardan dudaklara, dudaklardan geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına taşındılar. Taşınmak zorunda bırakıldılar çünkü ev sahibinin Almanya’dan oğlu gelmiş, evleniyormuş. Hayırlı olsun demek düştü dudaklara.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yemek kokusu. Mis gibi havuçlu mercimeğe karışan keskin turşu kokusu; acı... Bir solukta acının merdivenlerini tırmanıp içinde ölü renklere ev sahipliği yapan odacıklara ulaşmak. Küçük-orta-büyük ve yarımca; bunların arasında en seçkini “yarımca”. Hem yemek kokusunu hem de acı ve neşe esanslarını bir arada sunuyor. Yarım mutfak, yarım oda; amerikan mutfak… Hem öz güven, hem öz sitem. İçine girip kayarak ciğerlerine çörekleniveren bu kokuları çıkartmak ve barındırmak aynı illete sebebiyet veriyor.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yıllar, yıllar, yıllar.. yollar, yollar, yollar.. taşlar, başlar, yaşlar.. Kokular görevini tamamlayıp gitmiş, sürünüp kaçmış. Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. “altı” ıslak çocuk, “beş” kardeşle tanışıp “yüz”ü kızaralı beri “elli” sefer görmüş bu kabusu ve korkmuş. Çok. Hakkıyla işlemiş tüm haneye bu korku ve korktuğu başına gelivermiş. “dört” odalı evini terk eden “kırk” yaşındaki dul; saksıdaki “üç” çiçeği ölmesinler diye gölgeye koyup gitmiş.
Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. Gölge. Ocakta çay, masada güneş, yüzlerde gölge. “altı” odalı hanede yaşayan “beş” tane gölgeli “yüz”. Kadınların “kırk” yıllık gölgelerinden nasiplenen, beslenen, yapraksız “üç” sarı çiçek. Noksandan “doksan” çıkaran iki hamurlu silah ve onların “dokuz” mermisi. Her seneye tek atış. Her biri on ikiden. Yüz sekiz. Bir, sıfır, sekiz; eşittir dokuz.
Gölge. Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. İlk ve orta okul, belki biraz da lise. Telefon defterine bakmadan bir çırpıda söylenen numaralar. Sonra cep telefonları… Sadece iz bırakan numaralar odalardan tuşlanır; geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarından. Ve hat kesilir, yerini büyük bir kara delik alır; içine korkuyu, acıyı ve gölgeyi soğuran delik. Sonsuz delik.
Kurduğu mis “ko(r)kulu” “acı” biber turşularını “gölge” de bekletirdi annem. İyi de ederdi. “acı”sı yakar ama “ko(r)kusu” ile iştah açıp lezzetlenirdi ağızda. Gölge ise; altına uzandığımızda doyduğumuzu anladığımız tek çatı olurdu. “Ko(r)ku”dan ve “acı”dan uzak.
Şimdi ne burunda koku, ne dilde acı para ediyor. Sadece geçmişten gelip gözlere oturan gölge ışık tutuyor. Kalbe. Ve. Rakamlara.


saba

05.09.2008
23.17

2 yorum:

Adsız dedi ki...

hasta deha bu yazını dergide okumustum hatta editörden ders aldığını da duydum önceki öykülerden ayırmışın bunu elletmemişsin ;))

saba dedi ki...

hmmm aferim sana..