18 Aralık 2010 Cumartesi

9 Aralık 2010 Perşembe

zincir


ilgi acıyı unutturan bir tür uyuşturucu,

ilaç-

ilgi;aç kurtlar gibi saldırıp haketmesek de

uğruna alçaldığımız o güzel kız

hani hep başkasına aşık olan.

kim demiş acziyet kaderimizmiş diye

haha kimin dediğini bilsen de farkeder mi sanki

değişir mi huyun suyun tavrın yahut planların

zincirini yalandan sever gibi görünen iki başlı

sözde sadık kurtlarız biz

yalnızken kendimiz gibi hissediyoruz ama

hangi kendimiz onu bilemiyoruz.

acımız büyük, ilgiye muhtacız..

damarlarını yaksa da seni rahatlatan;

hep biraz daha , azcık daha

ha gayret- uçtu uçacak.

aman o da kim ola ? seni oyuncağından alı koymaya kalkan pervasız!

biraz daha, azcık daha,

ha gayret-

gidiyoruz buralardan

biz iki başlı

ikimiz bi baş

bi zincir

ilginin köpekleri,

kurt köpekleri.

yeter ki acımasın canımız, hortlamasın kabuslar

zincir bize, biz zincire sadık.


01.12.2010

28 Kasım 2010 Pazar

Pırıl

Önce yağmur vardı,

Herkes cıvıl cıvıl, kalabalık.
Ekmek arası sevgi, bardakta neşe,

Hep toktuk.

Evimizin damından sinsice sızmazdı yağmur,
Kapıyı çalardı..

Öyle cesur!

Yüreğimiz yaylalar gibiydi, gülüşümüze güneşi kondurup da
Açardık kapıyı ardına kadar..


Sonra kar geldi; tipisiyle, soğuğuyla..
Biz gene kış güneşi gözlerimizle baktık birbirimize,
Ellerimize, sırtımıza..
Dayandık sıra dağlar gibi yıkılmaz-

Yamaçlarımızda top koşturan çocukları kolladık,
Çamaşır asan analara mandal tuttuk..

Hep çoktuk.

Deprem vurdu bir gece, dam geçti kafamıza,
Yağmur durdu, çalacak kapı bulamayınca
Dağlar tuzla buz.

Güneş kızdı, kızıla döndü..

Döndükçe döndü, ısıttı bizi-
Tenhalaştı sohbetler, gülüşmeler-kurudu
Ama sıcak!
Kızıla çalıyor günlerimiz şimdi,
Pırıl pırılız,

-yağmurun yıkadığı yürekler kir tutmaz imiş,

Tutmadı.




28.11.2010
15:25
sabuha.

23 Kasım 2010 Salı

Çünkü


Paylaşımın amacı; az da olsa, ara sıra da olsa birilerinin seninle paralel hissettiğini,
benzer şeyleri yaşayıp ortak duygulara sahip olduğunu görmek
ve mutlu olmak istemektir.
Mutlu olmayı arzulamak yemek içmek gibidir, sadece elle tutup gözle göremeyiz..
Kaçınılmazdır; ilkel ve olağan.
Yani paylaşım, mutluluk isteğinin refleksif tepkimesidir..

23.11.2010
sabtrilelli

22 Kasım 2010 Pazartesi

o halde


Bir dikişte içerken zaman kıymetlini;
akıntıda debelenme boşa,
at küreklerini !

22.11.10
sabtrikos.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Üzeyt

siyah üzüm
yuvarlanıp düştü eteğine
küçük kızın
kimse farkında değil
meraklı iki siyah zeytin
gözleriyle
süzdü ve irkildi
karalığı karşısında üzümün
kırmızı kurdeleli küçük kız
kimse farkında değil
ufak parmaklarını uzattı
dokundu siyah inciye
parlayan güneşte
kız gölgede
etek kızda
üzüm etekte
kimse fakında değilken yine;
yutuverdi siyah şeker topunu
bir solukta
kurdelesi rüzgarda uçuşan kız
buruştu tombul yanak
doldu inci gözler
aksırdı biraz
kaldı boğazında çekirdeği
ah zeytin ağacı!
kimse farkında değildi.

GUL SABA TAKA

Sen



Sen
bir yıldız geçiyor gözlerimden
kıpkırmızı, kor kırmızı, kan kırmızı
kırmızı.
tutasım geliyor, yakalayıp yutasım..
dilimde söndürüp,
yudum yudum kanasam..

kan. kıpkırmızı, kor kırmızı,
kor.
ışıltısını içimde saklayıp
onunla birlikte parlasam..
hiç sönmeden sonsuza uzansak diyorum.
işte böyle oluyor
sen bakınca içeri
benden içeri
GUL SABA TAKA

2 Kasım 2010 Salı

hiç

''Deja Vu’nun birde tam tersi vardır. Buna Jamais Vu denir. Sürekli aynı insanlarla konuşur, karşılaşır, aynı yerlere gidersiniz. Her seferinde ilk defa olmuş gibi hissedersiniz. Herkes her zaman yabancıdır. Hiçbir şey tanıdık gelmez.''


Chuck palahniuk/Tıkanma

6 Ekim 2010 Çarşamba

The Winter

İstişare



Açılmak için, tanışmak için kendinle ve dökmek için içini kendi kendine, yalnız kalmak gerekli. Ki yalnızlık Allah’ın bana son zamanlarda bahşetmediği bir nimet. Hani fiziken yalnızken bile kalabalık olanlar var ya, onlardanım. Özlüyorum, kendimi. Uzak kaldıkça endişeleniyorum. Bir yabancı olmaktan korkuyorum. Bilmiyorum. Bu sözcüğü seviyorum; “bilmiyorum” bana yerimi hatırlatıyor.
Ölmekten biraz korkuyorum, sebebi de; burayı biliyorum, seviyorum ve özleyeceğimi düşünüyorum. Yani korktuğum şey özlem. Ama kalırsam da gidenleri özlüyorum. Yani yaşamaktan da korkuyorum. Korkağın tekiyim!

Öyle canım yanıyor ki, yumruğumu bile sıkacak gücü bulamıyorum kendimde, güç almak için bile olsa. Tüm bu zavallı, aciz, korumasız ve savunmasız hallerin anlamı nedir acaba? Sokakta yanımdan geçen bir kediye ya da köpeğe bile bakamıyorum. Ya açsa? Hasta mı? Bir şey yapamıyorum. Acizim. Sadece kendi yoluma, önüme bakıyor ve geçip gidiyorum hayatın içinden. Belki de çok şey beklemek bu acıyı veren, sebep olan şeydir. Bekleme. Hiç ol, hiç kal. Gelenle sevin, gelmeyeni düşünme.. gibi.. Böyle midir formülü acaba? Uygulayabilen var mı? Bana ne, ben kendime bakarım. Uygulamıyorum. Ya da uygula-ya-mıyorum.

Kendimi düşünüp anlamaya çalışmaktan bıktım. Çünkü her seferinde başarısız oluyorum, sevmediğim bir şey bu başarısız kelimesi. Kendimi bilemeyince de hiçbir şey bilmediğimi hissediyorum. Hiç oluyorum gene!

“Ne arıyorsan, sen O’sun.” Mevlana.

Evet, ama ne aradığım belli değil, üstüne benim ne olduğum konusundaki sorular da eklenince, Mevlana’nın bu deyişi acıdan başka bir şey vermiyor. Anlamı acıtıyor.

Hep bir şey bekledim Sen’den. Bir işaret, hatta bir rüya bile olabilirdi dedim. Kör olduğumu düşündüm, zaten vermiş ve vermekte olduklarını da düşündüm. Ama öyle değildi aradığım, daha somut belki de daha sarsıcı, hatta nefes kesip can alıcı şeylerdi. Şimdi tam olarak ne aradığımı da söyleyemiyorum ama tarif edebilirim. Sıcak, samimi, sevgili bir şey. Bol sevgili ve kucaklayıcı bir şeyler. Şefkat gibi, merhamet ya da bağışlama da olur. Bunlara dair bir şeyler.

Önce kendimi mi sevmeliyim, bağışlamalıyım acaba?
Öyle mi gelir gerisi, ne dersin?

22.52
07.01.2009

18 Eylül 2010 Cumartesi

Sanki


Sanki içimde sürekli dövüşen iki kurt var. Biri kindar, vahşi ve öfkeli. Diğeri sevecen ve şefkatli.

-
Peki sence hangisi yenecek?

Hangisini beslersem, o..

________________________________________________________________

A Native American grandfather was talking to his grandson about how he felt.

He said, “I feel as if I have two wolves fighting in my heart.

One wolf is the vengeful, angry, violent one. The other wolf is the loving, compassionate one.”

The grandson asked him, “Which wolf will win the fight in your heart?”

The grandfather answered: “The one I feed.”

~ Native American Story ~

17 Eylül 2010 Cuma

GeM-i ?

Limansız gemi fırtınada ne yapacağını iyi bilir. Kendi kendine öğrenmiş, korunma mekanizması geliştirmiştir. Limanı olan, sığınak sahibi gemiler tamir görür, bakım, boya görür ve hazıra alışır. Yolunu kaybettiği bir fırtınada ne yapacağını kestiremez panik olur ve sonunda ne kadar cilalı ve sağlam gözükse de batar gider. Tek başına kalma yetisi yoktur, savunma ve korunma mekanizmasını geliştirmemiştir. Başkalarının desteğine alışmış, rahat ve hazıra dayanmıştır.
En güçlü, korunaklı ve güvenilir liman, senin bildiğin-yarattığındır.
-Yalnız kendinde güvendesin.


onyedi.eylül.ikibinon
13:13

14 Eylül 2010 Salı

Frida & Sylvia

I saw myself sitting in the crotch of this fig-tree, starving to death, just because I couldn't make up my mind which of the figs I would choose. I wanted each and every one of them, but chosing one meant losing all the rest, and, as I sat there, unable to decide, the figs began to wrinkle and go black, and, one by one, they plopped to the ground at my feet.

Sylvia Plath

‘ MELEK ’

Değişik bir kokuydu bu yüzünü yalayan. Daha evvel hiç tatmadığı halde tanıdık gelen, acı ama yumuşak, rahatsız edici fakat çekici bir koku. Etrafına bakınıp nerede olduğunu anlamaya çalıştı, her şey bir an için yabancı gelmişti gözüne. Sanki bir ceset, ruhsuz bir beden gibi ilerletti vücudunu karşı duvarda asılı duran aynaya doğru. Kendisini ayırt edebilecek kadar yaklaşıp durdu öylece, ayrılmak üzere olan iki sevgili gibi hüzünlü ama ilgisiz, pişman ama huzur bulmuş gözlerle süzdü önce aynadaki aksini. Fakat dikkatini kendi siluetine değil de tam arkasında duran kadının yüzüne verdi. İnceledi sessizce. İri siyah gözleri ağlamaktan kızarmış, dolu dolu tavana dikilip kalmıştı. Eskice bir divanın üzerinde oturuyor, hafifçe bir ileri bir geri sallanıyordu kadın. Tanımak istercesine uzattı kafasını aynaya ve gözlerini kısarak incelemeye koyuldu bu bir çift mercan bebeğini. O an, az evvel çıkartmaya çalıştığı kokunun adını hatırladı ve irkildi. Karanlıktan korkup titremeye tutulan çocuklar gibi iki adım geri gidip gözlerini ovaladı. Elleri ıslaktı, gözleri de ıslanmıştı şimdi. Korkuyordu, nihayet kokuyu tanımıştı adam; O’ydu arkasındaki ve O’nundu bu acı, bu koku. Sağ tarafındaki, koridordan gelen ışığı içeriye buyur eden yarı aralık kapıyı fark etti. Buradan mı girmişti içeriye, peki ya o koridordan ne zaman geçmişti? Hatırlamaya çalıştı fakat bununla vakit kaybetmekten hemen vazgeçip kapıya yöneldi. Işığın önünde durdu. Kadın bir şeyler söyleyecek gibi hareketlendi fakat gözyaşları boğazına düğümlenip hıçkıran çocuklar gibi sessiz ve güçsüz kalakaldı divanın üzerinde. Çok istedi birkaç kelime olsun duymak O’nun sesinden, nefesinden. Bir şeyler hissedip anlamak, hatırlamak.. Çok istedi kendini tanımak ama söyleyecek bir şey bulamıyordu. Ne yaşamışlardı da bu denli gaddar kesilmişti beyni ve silmişti tüm hafızasını, sıfırlamıştı kafasında ne varsa bu kadına dair? Ne yapmış olabilirdi bu melek gözlü, masum bakışlı ve kadın kokulu yaratık ona? Bilemedi ve boş verdi. Nasılsa ait hissetmiyordu oraya ve O’na.

Tek istediği kaybolmaktı.
Tüm bedeni uyuşup donmalı, yok olmalıydı. Böyle hissediyordu.

Ne bir amacı vardı kafasında ne de gidecek bir yeri aklında. Bedenini vakti geçmiş bir emanet gibi alıp bir yerlere bırakmak, kurtulmak ve hızla uzaklaşmak istiyordu kendinden. Ne illet bir halet-i ruhiye idi bu. Ne biçim bir tattı bu ağzındaki. Midesine doğru yakarak inen, bir yudum suyun azdıracağı, nefes alsa boğulacağı bir tat. Kalakaldı ışığı buyur eden kapının önünde. Bilmediği bir aydınlığa adım atıp kaybolmaktan ya da içeride kalıp karanlığa batmaktan korktu. Derin bir nefes aldı ve istemeyerek de olsa teneffüs etti kadının kokusunu bir kez daha.

Yağmur yağıyordu, parkın dört yanını çevreleyen ağaçların yaprakları adeta birer şelale görevini görerek damlaları boşaltıyordu tepelerden. İşte bu ağaçlardan birinin altında dikiliyordu. Hatırladı; elinde sarı bir şemsiye ile gelen siyah ceketli uzun boylu kadını. Hatırladı; onunla parkın karşı köşesindeki pastanede oturduklarını ve saatlerce sohbet ederek tebessümden mest olduklarını. Hatırladı; el ele, yanak yanağa bu koku ile güneşin doğuşunu izlediğini ve hatırladı aynı kokunun, keskin bir erkek kokusuna, kendisinden başka bir tenin kokusuna karıştığını. Hatırlamak istemedi sonrasını. Beyni ona saldırdıkça yenik düşüyordu adam, düşüncelerine, hislerine, ta kendisine! İstemedi hatırlamak, sadece ellerine bakabildi. Parmak uçlarından damlayan kana ve ayağının dibinde yatan kapının gölgelediği soğuk cesede. Hatırlamak istemediği halde gözlerinin önünden gitmeyen kahkahaları ve sevişmeleri elleri ile parçalamak istercesine kollarını boşlukta savurdu. Gözleri patlamak üzere olan birer volkan gibi kırmızı ve dolu doluydu. Havada kalan kollarını kendi bedenine sararak kucakladı bırakmak istediği emanetini. Şakakları zonkluyordu, sanki kulaklarından dışarıya çıkmak isteyen bir yılan vardı kafasında. Hatırladı, elindeki bıçakla adamın çıplak sırtını ortadan ikiye yardığını. Sonra sırtüstü yere yatırdığı adamın gözlerini çıplak elleri ile oyup dudaklarını bıçağı ile tek hamlede keserken, battaniyeye sarılmış kadının çığlıklar atarak divanın üzerine yığıldığını.
Hatırladı; bir çift mavi gözü dakikalarca ellerinde yuvarladığını. Hatırlamak istemedi sonrasını. Tek istediği kaybolmaktı. Tüm bedeni uyuşup donmalı, yok olmalıydı. Böyle hissediyordu. Ne bir amacı vardı kafasında ne de gidecek bir yeri aklında. Bedenini vakti geçmiş bir emanet gibi alıp bir yerlere bırakmak, kurtulmak ve hızla uzaklaşmak istiyordu kendinden. Ne illet bir halet-i ruhiye idi bu. Ne biçim bir tattı bu ağzındaki. Midesine doğru yakarak inen, bir yudum suyun azdıracağı, nefes alsa boğulacağı bir tat.
Hatırladı; hatırlaması ile öğürmesi bir oldu. Nefes almadan ardı ardına öğürüyor ve tükürüyordu. Midesinden bir anda ağzına dolup yere kustuğu çiğnenmiş göz parçalarını gördükçe daha da şiddetli öğürüyordu. Henüz hiçbir şey hatırlamazken gitmiş olmayı arzuladı delice. Artık çok geçti. Kadına değil bakmak, onunla aynı odada kalmak bile istemiyordu şimdi. O’nun o acı ve keskin kokusu midesini daha çok bulandırıyordu. Kapıyı kanlı ve kusmuklu elleri ile geriye doğru çekip olağan gücü ile ışıklı koridorda koşmaya başladı. Karşısına çıkan aralık pencereden yangın merdivenine geçerek iki kat aşağıdaki bahçeye indi. Tek çıkışı olan bahçenin sol tarafındaki patikadan geçerek otelin önüne geldi. Etrafta kimsecikler yoktu, olsa da onun için bir şey ifade etmiyordu zaten. Tek isteği içini boşaltmak, tüm organları çıkıp boşalıncaya kadar kusmaktı. Kopan gürültü ile irkilip sesin geldiği yöne, arkasındaki köşeye çevirdi başını. Oydu düşen, gökten yere, melek gibi masum, beyaz ve çıplak. İnce bir kan süzülüyordu kulağından. Hepsi bu.

Hatırladı, aynı kadındı karşısında gelinliğiyle dans eden; melek gibi masum ve beyaz.
Güldü adam, kocaman bir tebessümle ve iyice doldurdu ciğerlerini; kadının acı ama yumuşak kokusuyla. Hemen sonra, tüm organları boşalana kadar kustu adam, meleğin öptüğü aynı kaldırıma. Titreyerek yığıldı olduğu yere, az ilersine kadının.

saba
27.12.2008
01:04

7 Eylül 2010 Salı

delik


ellerinde poşetler var,

etler, sebzeler, tatlılar,
gömlekler, etekler

evler, insan dolu, pencereden taşan yığın,
çığlık, kahkaha..
ilgilenir gibi yapmak alışkanlık oldu, kurtulamıyorum kendimden.
bu kızdan sıkıldım. boşluk boşluk.
Sesler var çatal bıçak, poşet sesi,
konuşmalar, konuşmalar, fısıltılar,
kahkaha, en kötüsü bu, kahkaha..
arabalar geçiyor, kornalar, lokanta önündeki çığırtkanlar,
oğlanlar, kızlar.

bebekler, ah bebekler çocuklar. ne kadar da çoklar. sesler birbirine karışıyor,
anne sesi, baba sesi, kardeş sesi, abla sesi, amca sesi,
sevgililer.
meslekler var, uğraşlar. sıkıldım.
boşluk var. uyuşmuşluk hissi. boşluk.
rüzgara bile tahammülü olmayan boşluk. gürültüde yalnızlık, boşluk.
boşluk. sanki koca bir delik halinde yürüyorum insanların arasında. gürültüler içimden geçiyor,
kadınlar çocuklar, oğlanlar kızlar içimden geçip gidiyor. biri iz bıraksın, beni çekip kalabalığa atsın istiyorum.
ama sadece boşluk var.
koca bir delik. yürüyemiyorum.

nefes alıyor ama alamıyorum.

biliyor ama bilemiyorum, görüyor ama görmüyorum.

boşluk.
delik.
delilik.
_____

sıfıryedi.eylül.ikibinon
onyedi.elliyedi

29 Ağustos 2010 Pazar

adım adım



Adımlar
bir adım attığım yerde
ne vardı ki

gitmemle kayboldu

her adımımda
sonsuz ben'leri koyuyorum
bosluğa ve

yine ben dolmuyorum

geçip gittiğim yerlerden
iç içe
öne
ve arkaya bakan
bir sürü
ben
ler
koymuşumdur
eskileri çocuk
şimdikiler ihtiyar

ASAF HALET ÇELEBI

perde

Ay çıkmadı bu akşam, dedikodular var.

herkes konuşuyor, fısıldıyor; onursuzca.
üzülüyorum.
bir zamanlar onun ışığında sevişen kumrular ardından başkalarının kucağına atmışlar kendilerini..
kahpelik.
gördüm.


güneş ne denli ışır sabaha bilemiyorum,
yerini tutmayacak

bunu biliyorum.


00.20

28 Ağustos 2010 Cumartesi

sab :)

intikam-öç kavramları bazılarınca 'ilkel' addedilir.
genelde böylelerinin olgunluğundan şüphe edilir. halbuki,
-yaşadıklarınızın aynısını ya da benzerini bir başkasına yaşatma arzusu; anlaşılmak adına yakılmış bir ağıt değil de nedir??

bundan daha yüksek sesli bir yardım çığlığı duymadım.

17:15
sab.
(burdaki "sab" sabkanşıs'a göndermedir. sdjfhaskldhfas)

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Ah!


Ben üzülüyorum bu etiketlere. Her yanımızdalar.
Sen uğraşıp sökmeye çalıştıkça etlerin kopuyor, yavaş yavaş tükeniyorsun.
Ve,

Sen kalmıyor..

ALO

Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Tütün kokusu. Rutubet ve neme karışmış; keskin erkek kokusunu bastırıp üste çıkmayı başarmış, taa burun deliklerinden beynine, oradan da geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına yayılan “tütün kokusu”; korku… Özenle çakılmış raptiyelerle üzerinde yer yer şekiller oluşturulmuş, bordoya çalan kırmızı deri kaplamalar. Tüm duvarları sarıp dolanıyor. Büyük taşlı, pırıl pırıl, gökten yere, taaa halıya kadar inen melek misali gökkuşağı avize; salonun sultanı… Ahşap tavanlar, tahta kokusu...
Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Büyük ve eski, kocamış bir hanın “altı”, “beş” odacık ve iç “yüz”ü “elli” senelik “iki” haneye ayna tutmuş; kan almış, can satmış, “sıfır”ı tüketmiş koca “sekiz” sene; topu topu bir yazıhane.
Mekik dokuduğum sokaklardan, beni gökkuşağı avizeye taşıyan baba kokusu sinmiş rakamlara. Sonrasında bu rakamlar, parmaklardan dudaklara, dudaklardan geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına taşındılar. Taşınmak zorunda bırakıldılar çünkü ev sahibinin Almanya’dan oğlu gelmiş, evleniyormuş. Hayırlı olsun demek düştü dudaklara.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yemek kokusu. Mis gibi havuçlu mercimeğe karışan keskin turşu kokusu; acı... Bir solukta acının merdivenlerini tırmanıp içinde ölü renklere ev sahipliği yapan odacıklara ulaşmak. Küçük-orta-büyük ve yarımca; bunların arasında en seçkini “yarımca”. Hem yemek kokusunu hem de acı ve neşe esanslarını bir arada sunuyor. Yarım mutfak, yarım oda; amerikan mutfak… Hem öz güven, hem öz sitem. İçine girip kayarak ciğerlerine çörekleniveren bu kokuları çıkartmak ve barındırmak aynı illete sebebiyet veriyor.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yıllar, yıllar, yıllar.. yollar, yollar, yollar.. taşlar, başlar, yaşlar.. Kokular görevini tamamlayıp gitmiş, sürünüp kaçmış. Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. “altı” ıslak çocuk, “beş” kardeşle tanışıp “yüz”ü kızaralı beri “elli” sefer görmüş bu kabusu ve korkmuş. Çok. Hakkıyla işlemiş tüm haneye bu korku ve korktuğu başına gelivermiş. “dört” odalı evini terk eden “kırk” yaşındaki dul; saksıdaki “üç” çiçeği ölmesinler diye gölgeye koyup gitmiş.
Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. Gölge. Ocakta çay, masada güneş, yüzlerde gölge. “altı” odalı hanede yaşayan “beş” tane gölgeli “yüz”. Kadınların “kırk” yıllık gölgelerinden nasiplenen, beslenen, yapraksız “üç” sarı çiçek. Noksandan “doksan” çıkaran iki hamurlu silah ve onların “dokuz” mermisi. Her seneye tek atış. Her biri on ikiden. Yüz sekiz. Bir, sıfır, sekiz; eşittir dokuz.
Gölge. Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. İlk ve orta okul, belki biraz da lise. Telefon defterine bakmadan bir çırpıda söylenen numaralar. Sonra cep telefonları… Sadece iz bırakan numaralar odalardan tuşlanır; geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarından. Ve hat kesilir, yerini büyük bir kara delik alır; içine korkuyu, acıyı ve gölgeyi soğuran delik. Sonsuz delik.
Kurduğu mis “ko(r)kulu” “acı” biber turşularını “gölge” de bekletirdi annem. İyi de ederdi. “acı”sı yakar ama “ko(r)kusu” ile iştah açıp lezzetlenirdi ağızda. Gölge ise; altına uzandığımızda doyduğumuzu anladığımız tek çatı olurdu. “Ko(r)ku”dan ve “acı”dan uzak.
Şimdi ne burunda koku, ne dilde acı para ediyor. Sadece geçmişten gelip gözlere oturan gölge ışık tutuyor. Kalbe. Ve. Rakamlara.


saba

05.09.2008
23.17

dert

Ben sizin hilelerinizle oyunlarınızla baş edemedim, bu bana dert
oldu.

Ben de size boyun eğmedim, bu da size dert olsun...

20 Ağustos 2010 Cuma

19 Ağustos 2010 Perşembe

d.m.

detayları göremeyen kördür. mesela bence yaşamasa da olur. düz mantık. küçük şeyler büyükleri etkiler-oluşturur. küçük şeyleri kaçıran, görmezden gelip onlara kıymet vermeyen; başkalarının büyüklerine asalak gibi yapışıp bir zaman sonra kayarak düşer. yine düz mantık. ölmelisin. öl ki gene doğman lazım. bu olmamış.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

pişt

onlar bi garip vallahi komşum.
dedikodulara göre o kızların hem anaları hem babaları ölmüş. geceleri yatmadan evvel muhakkak namaz kılıp tanrıya bolca söverlermiş. o yüzden de işlerinde, hanelerinde hep bi bolluk, bereket hakimmiş.
benden duymuş olma.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Ödeştik İşte

bildiğimden değil,
hissettiğimden hiç değil..
yaşadığımdan oldu.

yaşayınca hem bilip hem hissettim,

ondan oldu hakim bey,
suçumu kabul ediyorum.

hem ben suçu seviyorum.

küçükken hakim olacaktım, kıskanıyorum seni.
sen de beni.
ödeştik işte.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

PasifLora




Diğer İsimleri:
Fırıldak çiçeği, Saat çiçeği

Genel özellikleri:
Çarkıfelekgiller familyasının örnek bitkisidir Anayurdu Tropikal Amerikadır Oradan dünyaya yayılmış 400 kadar türü vardır Ülkemizde bazı yerlerde süs bitkisi olarak kimi türleri yetiştirilmektedir Gölgeli ve nemli duvar dipleri ve kamelyeleri sevip sarmaşarak yetişen otsu veya ağaçsı sarmaşıktır 5-7 parçalı koyu yeşil yaprakları almaşık dizilişli: yaz boyunca açan tekerlek biçimindeki gösterişli çiçekleri erguvani, pembe ya da kırmızı renkte ve iridir Bitki, tohumuyla ya da gövde çelikleriyle çoğaltılır
Çarkıfelek bitkisi harmin, harmol, harman ve passiflora adı verilen alkaloitleri: flavon, glisosit ve sterol adlı diğer maddeleri içerir Bazı türlerinin meyveleri çiğ olarak yenebildiği gibi, içki ve şerbet yapımında da yararlanılır
Etki ve Kullanım:
Zehir ve insan bedenine zararlı olabilecek maddeler içermeyen çarkıfelek bitkisi, güvenle kullanılarak şu tıbbi etkileri sağlar:
• Kişinin yaşadığı gerginlik ve endişelilik hallerini giderir
• Sinirleri yatıştırır
• Sinirsel ve kronik uykusuzluklara deva olur
• Parkinson hastalığı ve isteri gibi durumlarda sinirsel nöbetleri gidericidir
• Zona hastalığı gibi sinir ağrılarında da yatıştırıcı olur
Bütün böyle durumlar için ilkbahar sonu ile yaz ortası arasında bitkinin çiçek açmamış ya da çiçekleri olgunlaşıp meyveye dönüşmüş dallarından toplanan yaprakları, gölge ve havadar bir yerde kurutulur ve infüzyonu hazırlanır: 1 tatlı kaşığı kuru yaprak üzerine 1 bardak kaynar su dökülerek 15 dakika süreyle demlendirilir Uykusuzluğu gidermek için, akşamları yatmadan önce bu infüzyondan bir bardak: rahatlama sağlanması ve diğer şikâyetlerin giderilmesi için istendiği zaman alınmak üzere, günde iki bardak içilir.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

küçük

Fazla ciddiye almayın bu hayatı,
Nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız !...

(k.i.)

14 Temmuz 2010 Çarşamba

İbrâhim

İbrâhim, içimdeki putları devir elindeki baltayla
Kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?

Güneş buzdan evimi yıktı, koca buzlar düştü
Putların boyunları kırıldı.
İbrâhim, güneşi evime sokan kim?

Asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
bühtannaşır put yaptı
Ben ki, zamansız bahçeleri kucakladım,
güzeller bende kaldı.

İbrâhim, gönlümü put sanıp kıran kim?

Asaf Halet ÇELEBİ

mu ki?

Geçiciye bağımlılık kalıcı olunca
kalıcılık anlam kazanarak özgürleşiyor..

8 Temmuz 2010 Perşembe

haniğ

hani mahalledeki kötü oğlan çocukları-
kızların saçını çekip kaçan,sek sek oynarken iten,
kovalanbaçta yerini gammazlayan..
heh işte onlardan! :x

5 Temmuz 2010 Pazartesi

yes-

'akıl, kendini ancak deliliğin zıttında, deliliğin zıttı olarak tanımlayabilmektedir. öyleyse delilik toplum düzeninin varlığı için gereklidir; çünkü bu düzen kendine ancak negatifin aynasında kimlik verebilmektedir.' hahaha ♥

13 Mayıs 2010 Perşembe

(ü.y.o.)-!

Alışkanlıklar daima korkutur beni.
Düşün ki ben yaşamaya bile alışkın değilim.

7 Mart 2010 Pazar

soru işareti

günler koptu.
ben gelip karşıma oturdum- boğuluyorduk.
ve sonunda çocukluğumu aldırdım.

özgürüz-mü.

korkuyorum.


04.03.10

5 Mart 2010 Cuma

"o"

Gördüm-insandı.
Merhaba dediğimde-erkek olduğunu anladı,
Sohbet ettik-dosttu.
İçimi döktüğümde-baba olduğunu hatırladı,

İçini döktü-insandı.
Sırtını sıvazladığımda-dost bulduğunu anladı,
Öptüm-erkekti.
Elimi tuttuğunda-gene erkek olduğunu hatırladı.

Yürüdük-erkekti.
Bir tenha bulduğunda-insan olduğunu unuttu,
İçimi döktüm-erkekti.
Sırtımı sıvazladığında-baba olduğunu unuttu.

Konuştum-erkekti,
Ağladım-erkekti,
Güldüm-erkekti.

Yürüdüm gittim- o hep erkekti,

Bir daha ne dost-ne de baba olduğunu hatırladı..

Öldüm.
-insandım.

Ama o sadece ve hep erkekti.

18 Şubat 2010 Perşembe

ee?

Araba karanlığı deşen farlarıyla tozu dumana

katarak-hızlıcana geliyordu

Kadın..

evet kadın.

Kadın tampon darbesiyle havada 5 takla atıp

karşı kaldırımın kenarındaki ağacın dalına takıldı.

sonra,

o kanadından 58 renk saçan alacalı baykuş

bi hamlede kadını kaptığı gibi bulutların arasından

hooopp..


okudun da n'oldu? her haltı da okumayıver -


saba.

17.02.10

5 Şubat 2010 Cuma

oLmadı

Bağırınca canı yanar mı insanın HaLa?
Sen bilirsin-söyle!

Hatalarından zevk alır mı insan,
Düştükçe kahkahaya boğulurcasına-ha?
Nerdesin BaBa?


Ben hep ordaydım-beş dakika erken!
Ayakta-ayazda.

Sen niye geciktin TanRı?

Soğuk sever beni,
Peki sen sevdin mi soğuğu aĞabeY?

Niye geciktin be TanRı?

OLmadı.



04.02.10

24 Ocak 2010 Pazar

pemavi

ama yine martılar gelip konuyor gözlerime
arsızca-aç

o simit atan küçük elli teyzeler de yok artık
ıssız gemi.

son bi dalga- diyor balık...
ha gayret geldik-
işte şu gözüken ufukta pembe mavi..

barındıracak o rüya,
içinde
sonsuza dek seni-beni.


24.01.10

18 Ocak 2010 Pazartesi

sen

bişeyler oluyor,

rüzgar tersinden mi kalkmış bu sabah- pek haşin!

kastı mı var damlaların bana- saçlarım bozuluyor.. elime geliyorlar

bişeyler ters, aksi _ kaşları çatık bi ses bu kulağıma çalınan

gitme vakti midir

ne dersin?

alıp izlerini

silip düşlerini

git

me


ne-der-sin.


18.01.10
18:22

saba

kırıntısı sone-cağızın

..

diner mi bu öfke diye bekleşir çıplak evin duvarları
kurur mu yıkılan günahların izleri-çekilir mi suları

güller kanatırmış sırtı, yalan!...
o perde çektiği gözlerine bak-ayna

ayna ayna! söyle benden daha cesuru var mı günaha!

..

18.01.10

saba.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Evet

bir varmış bir yokmuş

ve aslında hiç de gerek yokmuş

kalem tanrı imiş,

öğretmiş-yaratmış

acı vermiş-beslemiş

sevmiş-yakmış

kül etmiş!

sonra küçük bir çocuk doğrulup sormuş

-kimdir tüm bu hallerin sahibi ve sebebi

diye..

halk susmuş, halk varmış..

hep varmış-içinde dışında önünde ardında

sağın solun sobe!

sonra çocuk kaçmış

ve onu bir daha hiç mi hiç

hiç hem de hiç

gören olmamış

koca bir hiç

imiş..



22.51

saba

16.01.2010

vah

eyvah vakit daralmış!
ateş yıllanmış-şarap közlenmiş
ve ben
çoktan kül olmuş uçuyorum şiirlerin üstünde..

üstümde.


01:17

saba

2 Ocak 2010 Cumartesi

Bak Bana

bak bana
içime,
daha derinlere
daldır gözlerini..

suyum ben
yüzeyde berrak,

hayır! eğil biraz
aşağılara bak!

geçmişimi gör
beni ben yapanları
olmazsa olmazları

onlara bakmazsan beni göremezsin ki

suyum ben
şeffaf

yüzeyde berrak
dibi zifiri

karanlık ama parlak
korkma bak!

ama oynatma
taşlarımı
yolma yosunlarını
kabuklarını
batağına saplanmış yıldızlarını

gözümden sakınıp büyüttüğüm deniz atlarını
analarını

analarımı

anılarımı..

bak onlara

bana bak!

gör beni ne olur.


02.01.2010
01:25

saba.