29 Ağustos 2010 Pazar

adım adım



Adımlar
bir adım attığım yerde
ne vardı ki

gitmemle kayboldu

her adımımda
sonsuz ben'leri koyuyorum
bosluğa ve

yine ben dolmuyorum

geçip gittiğim yerlerden
iç içe
öne
ve arkaya bakan
bir sürü
ben
ler
koymuşumdur
eskileri çocuk
şimdikiler ihtiyar

ASAF HALET ÇELEBI

perde

Ay çıkmadı bu akşam, dedikodular var.

herkes konuşuyor, fısıldıyor; onursuzca.
üzülüyorum.
bir zamanlar onun ışığında sevişen kumrular ardından başkalarının kucağına atmışlar kendilerini..
kahpelik.
gördüm.


güneş ne denli ışır sabaha bilemiyorum,
yerini tutmayacak

bunu biliyorum.


00.20

28 Ağustos 2010 Cumartesi

sab :)

intikam-öç kavramları bazılarınca 'ilkel' addedilir.
genelde böylelerinin olgunluğundan şüphe edilir. halbuki,
-yaşadıklarınızın aynısını ya da benzerini bir başkasına yaşatma arzusu; anlaşılmak adına yakılmış bir ağıt değil de nedir??

bundan daha yüksek sesli bir yardım çığlığı duymadım.

17:15
sab.
(burdaki "sab" sabkanşıs'a göndermedir. sdjfhaskldhfas)

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Ah!


Ben üzülüyorum bu etiketlere. Her yanımızdalar.
Sen uğraşıp sökmeye çalıştıkça etlerin kopuyor, yavaş yavaş tükeniyorsun.
Ve,

Sen kalmıyor..

ALO

Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Tütün kokusu. Rutubet ve neme karışmış; keskin erkek kokusunu bastırıp üste çıkmayı başarmış, taa burun deliklerinden beynine, oradan da geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına yayılan “tütün kokusu”; korku… Özenle çakılmış raptiyelerle üzerinde yer yer şekiller oluşturulmuş, bordoya çalan kırmızı deri kaplamalar. Tüm duvarları sarıp dolanıyor. Büyük taşlı, pırıl pırıl, gökten yere, taaa halıya kadar inen melek misali gökkuşağı avize; salonun sultanı… Ahşap tavanlar, tahta kokusu...
Altı-beş-yüz-elli-iki-sıfır-sekiz. Büyük ve eski, kocamış bir hanın “altı”, “beş” odacık ve iç “yüz”ü “elli” senelik “iki” haneye ayna tutmuş; kan almış, can satmış, “sıfır”ı tüketmiş koca “sekiz” sene; topu topu bir yazıhane.
Mekik dokuduğum sokaklardan, beni gökkuşağı avizeye taşıyan baba kokusu sinmiş rakamlara. Sonrasında bu rakamlar, parmaklardan dudaklara, dudaklardan geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarına taşındılar. Taşınmak zorunda bırakıldılar çünkü ev sahibinin Almanya’dan oğlu gelmiş, evleniyormuş. Hayırlı olsun demek düştü dudaklara.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yemek kokusu. Mis gibi havuçlu mercimeğe karışan keskin turşu kokusu; acı... Bir solukta acının merdivenlerini tırmanıp içinde ölü renklere ev sahipliği yapan odacıklara ulaşmak. Küçük-orta-büyük ve yarımca; bunların arasında en seçkini “yarımca”. Hem yemek kokusunu hem de acı ve neşe esanslarını bir arada sunuyor. Yarım mutfak, yarım oda; amerikan mutfak… Hem öz güven, hem öz sitem. İçine girip kayarak ciğerlerine çörekleniveren bu kokuları çıkartmak ve barındırmak aynı illete sebebiyet veriyor.
Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. Yıllar, yıllar, yıllar.. yollar, yollar, yollar.. taşlar, başlar, yaşlar.. Kokular görevini tamamlayıp gitmiş, sürünüp kaçmış. Altı-beş-yüz-elli-dört-kırk-üç. “altı” ıslak çocuk, “beş” kardeşle tanışıp “yüz”ü kızaralı beri “elli” sefer görmüş bu kabusu ve korkmuş. Çok. Hakkıyla işlemiş tüm haneye bu korku ve korktuğu başına gelivermiş. “dört” odalı evini terk eden “kırk” yaşındaki dul; saksıdaki “üç” çiçeği ölmesinler diye gölgeye koyup gitmiş.
Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. Gölge. Ocakta çay, masada güneş, yüzlerde gölge. “altı” odalı hanede yaşayan “beş” tane gölgeli “yüz”. Kadınların “kırk” yıllık gölgelerinden nasiplenen, beslenen, yapraksız “üç” sarı çiçek. Noksandan “doksan” çıkaran iki hamurlu silah ve onların “dokuz” mermisi. Her seneye tek atış. Her biri on ikiden. Yüz sekiz. Bir, sıfır, sekiz; eşittir dokuz.
Gölge. Altı-beş-yüz-kırk-üç-doksan-dokuz. İlk ve orta okul, belki biraz da lise. Telefon defterine bakmadan bir çırpıda söylenen numaralar. Sonra cep telefonları… Sadece iz bırakan numaralar odalardan tuşlanır; geçmişi saklayan uzun süreli hafıza odacıklarından. Ve hat kesilir, yerini büyük bir kara delik alır; içine korkuyu, acıyı ve gölgeyi soğuran delik. Sonsuz delik.
Kurduğu mis “ko(r)kulu” “acı” biber turşularını “gölge” de bekletirdi annem. İyi de ederdi. “acı”sı yakar ama “ko(r)kusu” ile iştah açıp lezzetlenirdi ağızda. Gölge ise; altına uzandığımızda doyduğumuzu anladığımız tek çatı olurdu. “Ko(r)ku”dan ve “acı”dan uzak.
Şimdi ne burunda koku, ne dilde acı para ediyor. Sadece geçmişten gelip gözlere oturan gölge ışık tutuyor. Kalbe. Ve. Rakamlara.


saba

05.09.2008
23.17

dert

Ben sizin hilelerinizle oyunlarınızla baş edemedim, bu bana dert
oldu.

Ben de size boyun eğmedim, bu da size dert olsun...

20 Ağustos 2010 Cuma

19 Ağustos 2010 Perşembe

d.m.

detayları göremeyen kördür. mesela bence yaşamasa da olur. düz mantık. küçük şeyler büyükleri etkiler-oluşturur. küçük şeyleri kaçıran, görmezden gelip onlara kıymet vermeyen; başkalarının büyüklerine asalak gibi yapışıp bir zaman sonra kayarak düşer. yine düz mantık. ölmelisin. öl ki gene doğman lazım. bu olmamış.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

pişt

onlar bi garip vallahi komşum.
dedikodulara göre o kızların hem anaları hem babaları ölmüş. geceleri yatmadan evvel muhakkak namaz kılıp tanrıya bolca söverlermiş. o yüzden de işlerinde, hanelerinde hep bi bolluk, bereket hakimmiş.
benden duymuş olma.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Ödeştik İşte

bildiğimden değil,
hissettiğimden hiç değil..
yaşadığımdan oldu.

yaşayınca hem bilip hem hissettim,

ondan oldu hakim bey,
suçumu kabul ediyorum.

hem ben suçu seviyorum.

küçükken hakim olacaktım, kıskanıyorum seni.
sen de beni.
ödeştik işte.