14 Eylül 2010 Salı

‘ MELEK ’

Değişik bir kokuydu bu yüzünü yalayan. Daha evvel hiç tatmadığı halde tanıdık gelen, acı ama yumuşak, rahatsız edici fakat çekici bir koku. Etrafına bakınıp nerede olduğunu anlamaya çalıştı, her şey bir an için yabancı gelmişti gözüne. Sanki bir ceset, ruhsuz bir beden gibi ilerletti vücudunu karşı duvarda asılı duran aynaya doğru. Kendisini ayırt edebilecek kadar yaklaşıp durdu öylece, ayrılmak üzere olan iki sevgili gibi hüzünlü ama ilgisiz, pişman ama huzur bulmuş gözlerle süzdü önce aynadaki aksini. Fakat dikkatini kendi siluetine değil de tam arkasında duran kadının yüzüne verdi. İnceledi sessizce. İri siyah gözleri ağlamaktan kızarmış, dolu dolu tavana dikilip kalmıştı. Eskice bir divanın üzerinde oturuyor, hafifçe bir ileri bir geri sallanıyordu kadın. Tanımak istercesine uzattı kafasını aynaya ve gözlerini kısarak incelemeye koyuldu bu bir çift mercan bebeğini. O an, az evvel çıkartmaya çalıştığı kokunun adını hatırladı ve irkildi. Karanlıktan korkup titremeye tutulan çocuklar gibi iki adım geri gidip gözlerini ovaladı. Elleri ıslaktı, gözleri de ıslanmıştı şimdi. Korkuyordu, nihayet kokuyu tanımıştı adam; O’ydu arkasındaki ve O’nundu bu acı, bu koku. Sağ tarafındaki, koridordan gelen ışığı içeriye buyur eden yarı aralık kapıyı fark etti. Buradan mı girmişti içeriye, peki ya o koridordan ne zaman geçmişti? Hatırlamaya çalıştı fakat bununla vakit kaybetmekten hemen vazgeçip kapıya yöneldi. Işığın önünde durdu. Kadın bir şeyler söyleyecek gibi hareketlendi fakat gözyaşları boğazına düğümlenip hıçkıran çocuklar gibi sessiz ve güçsüz kalakaldı divanın üzerinde. Çok istedi birkaç kelime olsun duymak O’nun sesinden, nefesinden. Bir şeyler hissedip anlamak, hatırlamak.. Çok istedi kendini tanımak ama söyleyecek bir şey bulamıyordu. Ne yaşamışlardı da bu denli gaddar kesilmişti beyni ve silmişti tüm hafızasını, sıfırlamıştı kafasında ne varsa bu kadına dair? Ne yapmış olabilirdi bu melek gözlü, masum bakışlı ve kadın kokulu yaratık ona? Bilemedi ve boş verdi. Nasılsa ait hissetmiyordu oraya ve O’na.

Tek istediği kaybolmaktı.
Tüm bedeni uyuşup donmalı, yok olmalıydı. Böyle hissediyordu.

Ne bir amacı vardı kafasında ne de gidecek bir yeri aklında. Bedenini vakti geçmiş bir emanet gibi alıp bir yerlere bırakmak, kurtulmak ve hızla uzaklaşmak istiyordu kendinden. Ne illet bir halet-i ruhiye idi bu. Ne biçim bir tattı bu ağzındaki. Midesine doğru yakarak inen, bir yudum suyun azdıracağı, nefes alsa boğulacağı bir tat. Kalakaldı ışığı buyur eden kapının önünde. Bilmediği bir aydınlığa adım atıp kaybolmaktan ya da içeride kalıp karanlığa batmaktan korktu. Derin bir nefes aldı ve istemeyerek de olsa teneffüs etti kadının kokusunu bir kez daha.

Yağmur yağıyordu, parkın dört yanını çevreleyen ağaçların yaprakları adeta birer şelale görevini görerek damlaları boşaltıyordu tepelerden. İşte bu ağaçlardan birinin altında dikiliyordu. Hatırladı; elinde sarı bir şemsiye ile gelen siyah ceketli uzun boylu kadını. Hatırladı; onunla parkın karşı köşesindeki pastanede oturduklarını ve saatlerce sohbet ederek tebessümden mest olduklarını. Hatırladı; el ele, yanak yanağa bu koku ile güneşin doğuşunu izlediğini ve hatırladı aynı kokunun, keskin bir erkek kokusuna, kendisinden başka bir tenin kokusuna karıştığını. Hatırlamak istemedi sonrasını. Beyni ona saldırdıkça yenik düşüyordu adam, düşüncelerine, hislerine, ta kendisine! İstemedi hatırlamak, sadece ellerine bakabildi. Parmak uçlarından damlayan kana ve ayağının dibinde yatan kapının gölgelediği soğuk cesede. Hatırlamak istemediği halde gözlerinin önünden gitmeyen kahkahaları ve sevişmeleri elleri ile parçalamak istercesine kollarını boşlukta savurdu. Gözleri patlamak üzere olan birer volkan gibi kırmızı ve dolu doluydu. Havada kalan kollarını kendi bedenine sararak kucakladı bırakmak istediği emanetini. Şakakları zonkluyordu, sanki kulaklarından dışarıya çıkmak isteyen bir yılan vardı kafasında. Hatırladı, elindeki bıçakla adamın çıplak sırtını ortadan ikiye yardığını. Sonra sırtüstü yere yatırdığı adamın gözlerini çıplak elleri ile oyup dudaklarını bıçağı ile tek hamlede keserken, battaniyeye sarılmış kadının çığlıklar atarak divanın üzerine yığıldığını.
Hatırladı; bir çift mavi gözü dakikalarca ellerinde yuvarladığını. Hatırlamak istemedi sonrasını. Tek istediği kaybolmaktı. Tüm bedeni uyuşup donmalı, yok olmalıydı. Böyle hissediyordu. Ne bir amacı vardı kafasında ne de gidecek bir yeri aklında. Bedenini vakti geçmiş bir emanet gibi alıp bir yerlere bırakmak, kurtulmak ve hızla uzaklaşmak istiyordu kendinden. Ne illet bir halet-i ruhiye idi bu. Ne biçim bir tattı bu ağzındaki. Midesine doğru yakarak inen, bir yudum suyun azdıracağı, nefes alsa boğulacağı bir tat.
Hatırladı; hatırlaması ile öğürmesi bir oldu. Nefes almadan ardı ardına öğürüyor ve tükürüyordu. Midesinden bir anda ağzına dolup yere kustuğu çiğnenmiş göz parçalarını gördükçe daha da şiddetli öğürüyordu. Henüz hiçbir şey hatırlamazken gitmiş olmayı arzuladı delice. Artık çok geçti. Kadına değil bakmak, onunla aynı odada kalmak bile istemiyordu şimdi. O’nun o acı ve keskin kokusu midesini daha çok bulandırıyordu. Kapıyı kanlı ve kusmuklu elleri ile geriye doğru çekip olağan gücü ile ışıklı koridorda koşmaya başladı. Karşısına çıkan aralık pencereden yangın merdivenine geçerek iki kat aşağıdaki bahçeye indi. Tek çıkışı olan bahçenin sol tarafındaki patikadan geçerek otelin önüne geldi. Etrafta kimsecikler yoktu, olsa da onun için bir şey ifade etmiyordu zaten. Tek isteği içini boşaltmak, tüm organları çıkıp boşalıncaya kadar kusmaktı. Kopan gürültü ile irkilip sesin geldiği yöne, arkasındaki köşeye çevirdi başını. Oydu düşen, gökten yere, melek gibi masum, beyaz ve çıplak. İnce bir kan süzülüyordu kulağından. Hepsi bu.

Hatırladı, aynı kadındı karşısında gelinliğiyle dans eden; melek gibi masum ve beyaz.
Güldü adam, kocaman bir tebessümle ve iyice doldurdu ciğerlerini; kadının acı ama yumuşak kokusuyla. Hemen sonra, tüm organları boşalana kadar kustu adam, meleğin öptüğü aynı kaldırıma. Titreyerek yığıldı olduğu yere, az ilersine kadının.

saba
27.12.2008
01:04

2 yorum:

Garip dedi ki...

2 sene önce olmasına veriyorum ama kelime seçimleri çok özensiz baştan savma hikaye fazlasıyla kopuk, üslup çoğu yerde kendini yitiriyor kelimeler hikayenin içinde fazlasıyla başı savruk şekilde dolaşıyor, anlatılmak isteneni de okura değil yazara veriyor hikaye. birazdan bir iki tane daha okuyacağım yenilerden varsa eğer, o zaman sanırım kafamda daha net bir görüntü oluşur, bir de istersen bu yorumu yayınlama ben sadece senin bilmen gerekir diye yazdım sonuçta insan kendini eleştirirken bilirim baya zorlanır.

saba dedi ki...

böyle bir eleştiri almak beni heycanlandırdı, Şenol hoca ile yaptığımız yazı çalışmalarını hatırlattı. çok sevindim ve teşekkür ettim. yorum ve eleştirin benim için gayet kıymetli, devamını dilerim..